İmdat AVŞAR

(Emir KALKAN. "BU TARAF ANADOLU", "Ötüken" Basım Evi,2008)

 

Solgun bütün yapraklar.
Eylül…
Ve sonbahar...
Kitapların da bir hasat mevsimi var.
Yüzlerce kitap, binlerce kitap vitrinlerde…
Şiir, roman, hikâye…
Dolaşıyorum vitrinlerde, dolaşıyorum, kitapların arasındayım.
Bir kitap, sıyrılıp çıkıyor diğerlerinin arasından.
Beklediğim bir kitap, Ötüken yayınlarından…
Daha kapağından tutuluyorum.
Kapakta bir tren…
Bozkırda, karlara batarak geliyor.
Dağları aşmış, ışıkları ölgün, yorgun bir tren.
Kıvrım kıvrım uzayan yolları tüketerek geliyor.
Bu tarafa geliyor.
“BU TARAF ANADOLU!”
Bu taraf, garip, masum, mazlum, sahipsiz, ıssız, çaresiz…
Bu taraf, hasret, özlem, gurbet, ihmal…
Anadolu bu taraf!
Önce adıyla meydan okuyor kitap.
Anadolu’yu dayıyor hâkim gözler karşısına.
Sonra, seriyor bir kilim gibi.
O ahenkli, o bir ırmak gibi gürül gürül akan diliyle.
Anadolu’dan uzak zihinlere bir Anadolu resmi çiziyor, çekiyor ,çağırıyor bu kitap, kazıyor zihinlere Anadolu’yu, perçinliyor …
“Bakın, diyor, görün...” Bu Taraf Anadolu işte...
Sayfalarını geziyorum.
Bir yanık gönlün azığı çözülüyor sayfalarda...
Çağırıyor okuyucuyu büyülü sofrasına.
Davetkâr, cömert…
Duyarlı,öfkeli..
Ve hikayelerin her biri Anadolu’nun görünmeyen bir başka yüzü.
Çırılçıplak, ıssız, yorgun, bakir, çaresiz..
Bazen hıçkıra hıçkıra ağlıyor, bazen katıla katıla gülüyorsunuz.
Kitabın yazarını merak ediyorsunuz.
O, Anadolu’nun sancılı yüreği, ağrıyan yanı, gür sesi, çığlığı Anadolu’nun.
O, kendi yüreğinden yollara düşmüş bir kervan:
Emir KALKAN.
Kanatsız Kuşlar Şehri, Hoşçakal Şehir, Gül Ayinleri ve Ha Bu Diyar… her biri Anadolu’nun kokusuyla yıkanan bu kitapların yazarı.
Bu son kitabı onun ve şimdilik son yangını Anadolu’nun.
Kitap, daha ilk hikâyeyle çarpıyor insanı.
İlk hikâye: “NEZİR VAYY!”
Medyanın dayattığı bir yozlaşma ve onun eşliğinde kanayan bir yara… İlk hikâyeyle o yaraya sarıyor yüreğini Emir KALKAN.
“M 16 Colt’un” soğuk namlusunun ucundasınız. O namlunun ucundan gösteriyor Anadolu’yu. “Pop” diyenler göremese de…
Yanık, kavruk, eli tetikte, yüreği elinde, yaralı… Anadolu’nun uzak bir coğrafyasından Nezir.
Bizden!
Siirtli, Pervari’den.
“Pop” demeseler, yanık bir türkü isteseler, kurtulacak Nezir, Gülzar da kurtulacak…
Çaresizlik içinde, eriyor, mum gibi tükeniyor Nezir.
“Pop ne ki abla?” diyebiliyor ancak.
Alabildiğince uzanan çorak topraklar içinde kalıyor Nezir.
Anadolu toprağı ki, sessiz, kasvetli, ıssız, sarı, çorak, sancılı…
“KINA;”
Emir KALKAN üslubunun, bir ırmak gibi aktığı, çağladığı coştuğu, şiire evrildiği hikâyelerden biri.
Emir KALKAN, Avşar Analarının ağıtlarını okur, şiiri yasaklar bazen!
Kına: “gecenin ölüme, ihanete, pusuya gebe dilsiz karanlığında” bir kor ateş gibi iniyor yüreklere ve ateşe kesiyor bedenlerimiz.
Yusuf’u tutuşturan o cemre, yakıyor bizi de tutuşturuyor;
“Nurcan’ı verdiler!” diyor bir beyaz kâğıt.
Elindeki kınayı fark ettiği eşkıyayı bile affeden bir gönül Yusuf.
Çünkü kınalanmış eller var, töre, ikrar, kavil, söz, yemin ve sevda var.
Anadolu var Yusuf’un yüreğinde. Yusuf Aziziye , Yusuf, Gabar…
Ve baştanbaşa Anadolu Yusuf…
Emir KALKAN’ın “Kına” hikâyesi, coğrafyamızın kanayan yerinin bir başka yarası.
Gabar, alaca şafakta Yusuf ile birlikte, SEVDAYA boyun eğdiğimiz yer oluyor birden.
Aziziye’de uç vermiş bir sevdanın, Gabar’da başka bir sevdaya, “sarı yeşil poşular içinde bir kırık endama” hayat bağışlaması Kına. Öylesine zor, öylesine asil…
“Ocak;”
Anadolu’nun yangın yerine döndüğü, yiğitlerimizin cephelerde savrulduğu yıllardan günümüze yansıyan bir hikâye. C. AYTMATOV’un, savaş yıllarında, cephe gerisindeki hüznü gözler önüne serdiği hikâyeleri ancak bu kadar güzel. Daha önceki kitaplarında savaşın acımasızlığını ve cephe gerisinde savrulan hüznü işleyen Emir KALKAN, bu hikâyeyle cephe gerisindeki hüzne dönüyor yeniden.
Bir manzume, bir şiir “Ocak.”
“Koşuyor Ayşe.
Şahan da koşuyor.
Ve birdenbire
Saplanmış gibi yere,
Duruveriyor Ayşe.
Herkes duruyor…”
Nefesinizi tutarak siz de duruyorsunuz. Şahan ile birlikte cepheden dönüyor, Ayşe ile birlikte uçuruma yuvarlanıyorsunuz sonra…
“Hal Böyle Böyle;”
Geçmişte milletleri, bu gün o milletlerin tek tek fertlerini sömüren; bir tüketim toplumu yaratmak ve sizi kapitalizmin çarkları arasında ezmek için “belirli günler ve haftalar” bile icat eden zihniyetin, yüzüne çarpılan bir şamar aslında...
Bir yanda tüccarlı, deccallı, bankerli, mankenli bir dünya, diğer yanda Anadolu. Bir yanda estetiğe para savuran kadınlar, bir yanda tedavi parası bulamayan ve kan kusan analar!
“Kime gam!”
O ananın oğlu Emir KALKAN. O ananın garipliği, sahipsizliği, suskunluğu, çaresizliği…
Şu sese kulak verseniz, o ananın oğlunu duyarsınız.

“Mayısın ilk pazarı analar günüymüş.
Oyy! Bre… ananın da günü mü olur anmak için.
Senede bir gün.
O da pazar.
Utandım…”
“Guguk;”
Toplumun kendi iç dinamiğinden kaynaklanmayan, hâkim güçlerin dayattığı hukuki değişimlerin, toplumda yarattığı travma. Avrupa Birliği ile Türkiye’nin ironik bir karşılaşması bu hikâye. Ve bir cümlede özetlemek mümkün:
“Vay gurban! Ben ne bilirdim hırsızı vurmanın suç olduğunu !”
“Köpenek Firitleri”
Emperyalizmin ikiyüzlülüğünün ince bir eleştirisi. AB tezgâhlarına, halk irfanının
bıyık altından gülüşü.
“Sar sırtına yorganı. Adana’ ya gider gibi çek Fransa,çek Almanya..dolar,avro,viski,avrat..hey babam heyy ! Artık pasaport masaport yok !”
“ Sarı Çizmeli “
Kapitalizmin çarkları arsında var olmaya çalışan bir Anadolu insanının, bankalarda, kredi kuyruklarında savruluşunun hikayesi;
“ Kredi işi tamam mı Baki baba “
“ Ne tamamı be abey, kütüphane gibi evrak istiyor karı !”
“Ben Garip, İlim Garip “
Yıllar yılı bozulan, bozulmaya çalışılan dilimizin bir birine yabancılaştırdığı insanlar. Hastaneden, tiyatroya, vitrinlerden,tabelalara, lokantadan dolmuşlara kadar gurbete dönen mekanlar… ve bu mekanlarda lal olmuş Anadolu insanı..
“ Off bre off ! Diyarbekir kalasına dönmüşüz, ağzımız var,dilimiz yok..Yıkılası kahpe dünya, neredeyim ben, kavaklarından karga kovaladığım Ankara değil mi burası !”
“Hâkim Bey;”
Devletine kayıtsız şartsız teslim olan, suçluyken boynu kıldan ince Anadolu insanlarının hikâyesi… O insanlar ki, ipe versen, dara çekilir sessiz sedasız. İtiraz etmez. İçeri tıksan yatar mahpusta senelerce, niye yattığını sormaz…
“Şahit;”
İş bitiren bir “AK YALAN.” Oyy! Kamil Efendi ki, bir dürüstlük abidesi. Hâkim de biliyor bunu. Öylesine masum, öylesine temiz… özü sözü bir. AK YALANI değişmez. Her ifadesi aynı. Odundan gelir Kamil Efendi. Kızıl dağın eteğinde bol meşe olur çünkü… Siz de gelirsiniz onunla hâkimin karşısına, sırtınızda bir odun şeleğiyle hem de. O sussa, siz konuşursunuz;
“Hâkim Bey, ben Kızıl dağa gitmiştim, orada bol meşe olur…”
Çorapsız, Abeler, Otopark… her biri ayrı bir renk Anadolu’dan… Bu hikâyeleri, Emir KALKAN’ın, akıcı, çevik, çarpıcı, şiire evrilen dilinden okumak başka bir renk ki, o rengin tarifi mümkün değil. Anadolu’ya gönül verenler, boğulur bu renk cümbüşü içinde, yanar alevlerin kızıl ateşlerlerinde...
Ve “Şehrin Efendileri;”
“Bir şehrin cazibesi, coşkusu, ışığı, rengi, tadı onlar; onlar olmadan karanlık, soğuk, boş bir mağara şehir. Kuru aklın peşine takılmış ucuz adamlara benzemez onlar.” Ve başka hiçbir yerde bulamazsınız onları.
Deli mi? Veli mi? siz karar verin. Bıçak sırtındadır onlar.
Memleketin bütün derdi omuzlarında kiminin. Altı milyar adamın ne yiyeceğini düşünür, kaygısını çeker akşam olunca.
Kimi manevi işlere bakar; velilerle ermişlerle takılır. Bulut ağdırır, yağmur yağdırır…
Kimisi konuşmaz İbrahim’in ateşinde yanmayanlarla.
O delinin konuştuğu insan olmak ne güzel!
Ve kimi de cehennemi söndürür, Cehennem narından azat eder insanları, “korkmayın gelin, gelin ..söndü Cehennem söndü Cehennem. ” …
Kiminin elinde Zülfikar vardır ki, cahiller değnek sanır!
Şehirler vardır insanlarıyla özdeş. Şehirler vardır yutar insanlarını. Şehrin Efendilerini yutmuş bu şehir. Onlar Emir KALKAN’ın hikâyeleriyle vücut buluyorlar ki, onlarla anlam kazanıyor şehir yeniden, hayat buluyor, KAYSERİ oluyor.
Emir Kalkan dikkatli bir göz,koca bir yürek, bir üslup bir dil ustası..Sokakta da sarayda da aynı ustalıkla, delinin de velinin de ağzından aynı gizemle konuşuyor. Kelimelere istediği elbiseyi giydiriyor, istediği renge boyuyor kolayca..Ve hikayeleri kıvrım kıvrım akan, şiire evrilmiş bir destana dönüyor.
“Bir iddiada bulunmadan yazıyorum,” dese de Emir KALKAN, O tüm kitaplarında ihmal edilmiş Anadolu’nun, mütevekkil ve teslim insanlarını acıları,sevinçleri, dertleri,sevdaları ile bir tablo gibi gözler önüne sererken önemli bir misyonu da üstleniyor..
Onu takip eden hikâyeciler olacaktır mutlaka. Ve edebiyatçılar onun başlattığı akımın adını koyacaklardır elbet…
Kitabın kapağındaki o trenin, yanı başında dursam.
İstanbul’da, bir garda olsam…
Ve Anadolu yolcularına, bizim yolculara bağırsam, bağırsam…
Anadolu bu taraf!
BU TARAF ANADOLU!
Kasım 2008

Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə