Emir KALKAN

Kayseri'de doğdu. “Türk Folklor Araştırmaları”, “Türk Dünyası Araştırmaları”, “Türk Edebiyatı”, “Kardeş Kalemler” dergilerinde hikaye ve denemeler yazdı.

2002-de “Kanatsız Kuşlar Şehri” isimli kitabı ile “En iyi şehir kitapları” dalında TYB-den ödül aldı. 2005-de Aydınlar Ocağı tarafından “Yılın en iyileri”nden seçildi. Eserleri: Afşar Ağıtları, Kayseri Şairleri, 20.yy. Türk Halk Şairleri Antolojisi, Gül Ayinleri, Hoşça kal Şehir, Ha Bu Diyar, Bu Taraf Anadolu

(öykü)

“Dede Bulağı’ndan bir su içende, çırpınıp kekliğe dönüp.”
Toros Dağlarını, tekce yay mövsümünde aşmag olar. Kışın, O uca Toros dağlarını aşmağ fikri de tehlükelidi. Boğar sizi Toros gasırgaları, ganınızı dondurar, Toros’un soyug külekleri.
Kayseri ve Adana şeherlerini biri birinden, Toros Dağlarının, şerge sarı uzanıb geden görkem, serp, yalçın gayaları aralıyar. Tufanbeyli, Saimbeyli, bu uca dağların cenub üzünde, yeni Çukurova torpaglarında; Tomarza, Develi, Yahyalı ise bu dağların şimal üzünde; yeni Kayseri torpaglarındadı. Bu dağların cenub üzü, şimal üzüne, şimal üzü de cenub üzüne “Öte üz” deyer. Ona göre ki, Adana Kayseri’ye, Kayseri de Adana’ya “öte üz” deyir. “öte üze,” otay da demek olar.
Tomarza’dan cenuba sârı gettikce, sarı-yaşıl sularıyla ilkbaharda gabarıp coşan, yayda ise durulup, sakitleşen namlı Zamantı ırmağına çatar adam. Ahırda da biri birine birce degigelik aralıgda olan kendlere çıhıp çatar: Keprin’e, Zelfin’e, Toklar’a, Nurvana’ya…
Zelfin’e, Nurvana’ya, çatan gişi, ele bil Toros dağlarının lap eteyindedi. Cenuba sarı getdikce ağır ağır ucalır addımlar. İnsan, daha da yuharı getdikce, serp, dik bir yohuşun gabağında tapar özünü. Yürüdükce dört terefi yaşıl çemenlerle örtülü, heresinden guş sürülerinin ganatlandığı, yaşıl çam- pelit ağaçlarının içindeki cılga yollardan keçip uca tepelere tırmaşmaya başlıyar. Ucaldıkca, dikleşer yohuşlar, ucaldıkca yaşıl-mavi itip geder… Sonra, aşılmaz bir ucalık kimin gabagınızda garalıp galar Toros’un zirveleri.
Başınız üsde ağappağ buludlarla, göy üzü, ayağınız altda, boz, berk torpaglar ve serp gayalıkların aralığından tırmaşa tırmaşa doruklara sarı yahınlaşırsız. Ayaklarınız terpenmez daha, ağır ağır tagetden düşersiz. Güneş, ele tüm istiliği ile daraşar canınıza. Bitgin, yorgun düşersiniz, ağzınızdaki diliniz guruyar, üreğiniz yanar, dört terefde su ahtararsınız. Amma heyif, ele asan su tapılmaz Dede Beli’inde. Su, yukarlarda, tekçe Dede Beli’ nin zirvesinde olar. Zirvedeki Dede gebrinin ayagları altdadı, Dede Bulağı’ndadı su.
Son defe geyrete gelip güclükle çatarsınız zirveye. Burada, ele bil tüm dünya ayaklarınız altdadı. Dünyanı ayaklarınız altda görersiniz. Otayda, bitek, bereketli Çukurova torpağları, butayda, o başdan bu başa Kayseri ovası uzanar.
Ve bir başınıza, tekliği iliklerinize geder hiss eder, dağların görkem neğmesini ele üreklerinizin lap içinde eşiderek öz özünüzü itirip, dalıb gedersiniz boşluklara. Birce müddet çaşar, danışamazsınız. Diliniz söz dutanda öz özünüze pıçıldarsınız; “Ay Allah! Elimi gabağ versem göy üzünü dutaram.”
Tagetden düşüp, susayan üreğinizle yüyürürsünüz Dede Bulağı’na. Dede gebri, Torosların zirvesinde, gapgara daşlardan tikilmiş hırdaca bir türbedi. Kim yatar bu gebirde? Dede kimdi? heçkes bilmez. Heresi, nese bir hekaye diyer Dede ’ye bağlı. Kimi “bir aşığın, kimi bir Ulu Türkmen Gocasının, kimi de bir Horasan Övliyasının gebri” deyer. Köçerlerin hamı, buradan gelip gedenlerin hamı çaput düyünler Dede Türbesine, adak gurban adıyarlar. Ve burada susamış dodağların suya ganabileceyi tekce yerdir Dede Türbesi. Dede Bulağı da hemin türbenin ayak terefindedi. Ovuc içi geder kiçikdi Dede Bulağı. Dede Bulağı’nı görende min bir hevesle atar özünü insan, min bir hevesle uzadar dodağını bulağa sarı. Amma hamıya nasib olmaz, her iğidin karı değildi Dede Bulağı’ndan su içmek. Hamıya suyunu vermez Dede!. Dede Bulağı, bir sınak yeridi, Dede Bulağı bir sunak yeridi. Eyilip bulagdan su içmek istersiz amma onda çaşıp galarsınız. Hemişe, gum kimin gaynayan bulağ, lap guruyar ahı! Sular çekilir birce anda, itip batar bulag! Sular, soğurulur..
Diksinersiz, titriyersiz, Birce değige evvel coşup gaynayan bulağın itip battığına çaşıp öz özünüze müşkül sorular soruşarsınız, elece galarsınız dağın üzünde.
Nefsiniz özünüzden, özünüz nefsinizden soruşar.
“Niye ki suyunu mene vermeyip Dede Bulağı?”
Deyerler ki; “Dede Bulağı suyunu, hamıya vermez.”Onu da deyerler ki; “Dede Bulağın’dan su içecek gişinin üreği pak ola, O gişi ki, gerek haram yemiyip, könül yıkmıyıp, ihanet eylemiyip bir er ola.. Yoksa suyunu vermez Dede Bulağı!”
Dede Bulağı’na dodağını uzanmak üçün ürek gerek, ceseret gerek, geyret gerekdi. Her iğidin karı deyil, asan deyil Dede Bulağı’ndan su içmek. Hamıya suyunu vermez Dede Bulağı. Hele ki, gahpeye, galleşe, haine…
Kime ki, Dede Bulağı’ suyunu vermeyip, o gişiye lanetli bir adam kimin bakarlar bu torpaglarda.
Burası goç igitler yatağı, burası Dede Beli.
Ermeni zalimleri Haçın’ a hücum eyleyende, eli silah dutanlar burada gögsünü siper edip düşmene ve körpe uşagları, gızları, gelinleri Dede Beli’nden ötürüp muhkem yerlere, Türk kendlerine aparıplar. Kuvve-i Milliye’nin iğitleri burada pozup toprağına göz tiken Ermeni’yi. Gizik Duran buradan gülle yağdırıp Ermeni’ye.
Burası Toros Dağları, burası Dede Bulağı…

(Azerbaycan türkçesine aktaran: İ. AVŞAR)

Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə