İmdat AVŞAR

(öykü)

Dağ köylerinden, kıvrıla kıvrıla inen tozlu yollar, kayalara çarparak çağlayan küçük dereler, dağları aşıp gelen yorgun köylüler…

hepsi de gün ağarırken dökülürdü bu küçük, şirin kasabaya. Beyaz, tozlu yollar, kasabanın girişindeki asfalt yola ulaşınca, birden koyulaşır siyaha dönerdi. Derin vadilerden, köpük köpük çağlayıp başını kayalara vurarak coşan dereler, kasabanın hemen önünde, boz bulanık akıp giden Aras’a karışır, Aras ile çağlayıp uzak diyarlara giderdi. Kasabalıların, “dağ adamı, hasta eder sağ adamı” dedikleri dağ köylüleri, kasabanın küçük çarşısına dağılırlardı her sabah. Kasabanın çarşısı, caminin dört tarafından ibaretti. Caminin dört bir yanına serpilmiş dükkânlarda, her tür esnaf vardı. Bakkal, manav, kasap, nalbant, terzi, manifaturacı, hırdavatçı, köşker…
İlkbaharda, dağlarının karı söktü mü, her dereden sel gelir, kasabanın dört tarafı, delice bir yeşile bürünürdü. Kasaba, ekin, pancar tarlaları, kayısı bahçeleri, derelerin kenarında boy veren kavak ve söğüt ağaçları arasında kaybolurdu. Uzaktan bakıldığında, bu yeşillikler arasından, sadece caminin minaresi ve kızıl kubbesi görünürdü. Kasabanın en önemli yapısı bu camiydi ve en önemli adamı da bu caminin Mollası; Molla Gıyas Emmi..!

Molla Emmi, İran’da kalmış gençliğinde. Fıkıh, kelam, tefsir, hadis… eğitimini orada tamamlamış. Hocaları ile kıyasıya tartıştığından tahsili yarım kalmış. “Çoh eyilme basarlar, çoh ucalma asarlar” diye anlatırdı talebelik yıllarını. Kasabanın yaşlıları, ona büyük hürmet gösterirlerdi ama gençler, ardı arkası kesilmeyen sorularla Molla Emmi’yi çileden çıkarırlardı. Molla Emmi’nin beyaz sakalları hep kısacıktı. Haftada bir sakalını “üç numaraya” verirdi. Yazlık ve kışlık iki fötr şapkası vardı. Bahar geldi mi, beyaz, yazlık fötrünü, güz geldi mi, siyah kışlık fötrünü takardı. Kasabanın, hatta civar köylerin din- dinayet işlerine o bakardı. Cenazeleri kaldırır, ölenlerin taziye çadırlarında fatiha verir, Muharrem ayında baş vurur, deste dizer, Nevruzda ‘honça bezerdi.’ Her yıl yeniden yaşardı Kerbela’yı. Susuz kalır, yanar kavrulurdu Hazreti Hüseyin’le. Ağlayarak anlatırdı Kerbela vakasını. “Düştü Hüseyn atından sahra-yı Kerbela’ya, Cibril var haber ver Sultan-ı Enbiya’ya” diye ağlayarak mersiyeler, ağıtlar okur, cemaati de hüngür hüngür ağlatırdı. Ramazan aylarında da tüm kasabalıları o kaldırırdı sahura. Kasabanın tüm ışıkları yanmadan, herkes sahura kalkmadan inmezdi minareden…
Cami, kasabanın tam ortasındaydı. Kasabanın dört yanında, elektrik direklerine bağlanmış hoparlörler, caminin minaresindeki ses cihazına bağlıydı. Kasabanın tüm ilân işlerini de Molla Emmi, camiden yapardı. Kasabalılar, her derdini, akşam ezanından önce Molla Emmi’ye anlatır, Molla Emmi de ezandan önce dertlere deva olurdu. Akşam ezanından önce, hemen her gün Molla Emmi’nin yanına birisi gelip “garasını dökerdi’. Molla Emmi, önce dinler, sonra boğazını temizleyip ilân verirdi. Molla Emmi. “Hele baaak!” diye önce kasabalıyı ikaz eder, ardından, gelenlerin, kendisine söylediklerini kasabaya duyururdu. Akşam ezanından önce gelip yakalarlardı Molla Emmi’yi.
“Selamünaleyküm Molla Emmi.”
“Aleykümselam ay can, dene görüm. ”
“Molla Emmi, nevemin sünnet toyudur. Bir ilân veresen, anam atam sene gurban.”
Molla Emmi, ezan öncesi başlardı.
“Hele baaak! Mir Kasım’ın nevesinin sünnet toyu var! Sünnet hınası bu akşamdı. Eşitmedik demiyesiz! Hamınız davetlisiz.”
İlânlardan sonra ezana başlardı Molla Emmi. Yanık bir hafız sesinden akşam ezanı yayılırdı kasabanın dört tarafına.
Ertesi gün bir başkası gelip dikilirdi Molla Emmi’nin karşısına.
“Ay Molla Emmi!”
“Dene caan.”
“Nahır gelip köye çatıp amma menim balaca dana gelmiyip…”
Molla Emmi’nin gür sesi yankılanırdı ağaçların arasında.
“Hele baaak! Meşhedi Elekber’in danası gaybolupdu. Sarı, balaca bir danadı! Boynunda bir ip var, görenler Meşhedi Elekber’e tez heber eylesinler, heyifdi, çölde galar, gurt guş yer ahı!
Kadınlar, geç kalır, ancak minarede yakalardı Molla Emmi’yi. Koşarak gelen bir kadın aşağıdan telaşlı telaşlı seslenirdi.

“Ay Molla Emmi! Ay Molla Emmi! Gurbanım sene.”
Molla Emmi, minareden cevap verirdi.
“Ne vaar? Neye telesirsen? Ay senin canına itler daraşsın! Başıyın hayına galasın! Dene görüm…”
“Molla Emmi, uşak seherden çıhıp gedip eşiğe, hele de gayıtmayıp… ”
“Ne teher arvatsıız? Bir körpeye sahaplık edemirsiiz? Ahşama geder leylek kimin lak lak… uşağa bahmırsız ahı!
Önce kadınları haşlar, sonra ilâna başlardı Molla Emmi.
“Hele baaak! Kelbayı Rehim’in oğlu eve gayıtmayıp. Körpe, seherden çıhıp eşiğe, çöldedi, beldedi, hele ki çıhıp çatmayıp, görenler tez heber eylesin! Anası maraglanır ahı!
Devlet görevlileri gelirdi bazen. Elektrik parası toplamaya, pancar parası dağıtmaya… Memurlar da Molla Emmiyi bulurdu.
Molla Emmi?
“Ay caan!”

“Elektrik paralarını vermedi sizinkiler. Elektrikleri kesmeye geldik. Son bir kez daha ilân etsen, belki de…”
Böylesi durumlarda hiddetlenirdi Molla Emmi.
“Hele baaak! Alentirik, pulunu vermiyipsiz. Memurlar gelip, alentirik pullarını yığırlar, niye ki aparıp vermirsiiz? Sizin alentirik pulunuzu men veriiim? Hele baaak! Memurlar caminin gabağında behliyirler, tez eyleyin, alentirik pullarını aparın… Hele baaak! Memurlar gelip pazı pullarını dağıdanda, garışga kimin yığılırsınız caminin gabağına, bes indi niye gelmirsiiz…?
Bahar gelince, sulama kanalları temizlenirdi. Molla Emmi alırdı mikrofonu.
“Hele baaak! Seherden, kanallar temizlenecek, her evden bir gişi küreğini alıp gelsin. Gelmeyecekler muhtara bir fehle yövmiyesi verecek. Fehle yövmiyesi, 10 milyondu...”
Okul müdürü, kayıt zaman varırdı Molla emminin yanına. Molla Emmi başlardı.
“Hele baak! Min dokuz yüz doksan ikinci ilde doğulan uşaklar, mektebe gaydolacaklar. Mektebin müdürü deyir ‘gayıt zamanı geçip’ uşahları niye aparıp gaydettirmirsiiz? Özünüz ohudacasııız? Ömrünüze feleyin eli deysin, tez aparın uşahları mehtebe!”
Molla Emmi, birkaç ihtiyarla kahveye gelirdi bazen. İki bardak çayı zehir ederdi gençler. Dört yandan soru yağmuruna tutarlardı Molla Emmi’yi. Hepsine de cevap yetiştirirdi Molla Emi.
“Ay Molla Emmi?”
“Eşidirem, danış.”
“Köroğlu Galesi’ni deyirem, bilirseeen…?
“Nece bilmirem, bilirem ahı!”
“Molla Emmi, o galeyi Köroğlu özü yapıptııı? Bes ne geder de ucadı, oraya ne teher tikip galeyi?
“Ay seni itler dutsun! Köroğlu galeyi tikende men fehlelik etmişeeem? Divarına daş daşımışam? Köpoğlu, men yazıg hardan bilim, Köroğlu galeyi ne teher tikipti…”
“Molla Emmi, senden bir şey soruşum?
“Soruş görek, nedi?”
Kerbela’da gırılanların hamısı bizdendi? Bizimkiler Yezit terefinden heç gırmayıp,? Onlardan ölen yokdu…?
“Beli, çoğusu bizden gırılıp amma onlardan gırılıp ahı!”
“Onu da dene ki, üreğimiz soğusun, Bes niye demirsen Molla Emmi? Muharrem gelende sinemizi döye döye ölürük, hep biz ağlıyırık. Beyle de zulüm olar mı? Onlar niye ağlamır ahı.!
“Ee, köpoğlu, sen birini döyende özün ağlıyırsan mı?
Molla Emmi,”
“Dene gurban.”
“Dönüp çönüp Kerbala’dan danışırsan da!” Özümüzü gırdık, besdi ay Molla Emmi!”
“Boynuna boz ip dutum! Köpoğlunun balası, başka ne danışım!
“Az da yârdan danış ay Molla Emmi! Bilmirsen? Leyla’dan, Mecnun’dan, Kerem’den Aslı’dan danış.
“Toyuna göyden daş yağsın! Men altı il Leyla- Mecnun okumuşam..?
“Molla Emmi?”
“Adın adlara goyulsun! Ne vaar?
“Bilirsen mi, bu yekelik başa belâdı.”
“Yekeliğiyin heyrini görme! Niye ki başa belâdı ay gede. ”
“Molla Emmi, men bir gün hırdaca bir uşağı ele döydüm, ele döydüm…”
“Eee?”
“Mene; ‘ ay utanmaz, yeke gişisen, bu hırda uşağı niye döydün? utanmırsaan’ dediler.
“Düz deyipler.”
“Ay Molla Emmi!” O hırdaca uşak da bir gün meni döydü ahı..”
“Eee?”
“Yene mene dediler, ‘Yeke gişisen, bu uşahdan dayak yemeye utanmırsaan?”
“Molla Emmi?
“Dilini ilan vursun, elindeki kağızlar başına tikilsin, ne var? ”
“Molla Emmi, beş yüz elliye koz almışam, koz da sinektir. Bataram yoksa çıkaram?”
“Payın itlere tökülsün, köpoğlunun balası! Eee sen gicseen ? Men yazıg hardan bilim gazı gozu, horuzu, Ay lanete gelesen, köpoğlu…”
Gençlere cevap yetiştiremeyince, çayını yarım bırakır, öfkelenir kalkardı Molla Emmi.
Bazen Kasabanın hemen yanındaki Külekli köyünün delisini öğretip gönderirlerdi Molla Emmi’ye. Deli Salman koşarak gelirdi caminin önüne.
“Molla Emmi! Molla Emmi!
“Ay sene gülle deysin, Ay gede, ne vaaar?”
“Külekli köyü yiğirmi beş hane Ay Molla Emmi. Sizin kasaba yüz yiğirmi beş… Ramazanda sizde otuz gün oruç dutursuuz, bizde… Ay molla Emmi, muhtar; ‘Molla Emmi, bizim köyün orucunu biraz indirsin’… deyir.”
Molla Emmi güler, Deli Salman’a bir fetva verir gönderirdi.
“Beli, size otuz gün oruç çoh olar. Git dene muhtara, bundan sonra ramazan bize otuz gün, sizin köye de bir ay olsun?”
Salman fetvayı alıp koşarak köye giderken Kasabanın çocukları ardına düşerdi. Hep bir ağızdan bağırırlardı.
“Salmaaaan! Neneni aparıp bir Alman.”
“Salmaaaan! Neneni aparıp bir Alman.”
Salman dönüp taşa tutardı çocukları.. Söve söve giderdi.
Ramazan ayı gelince her akşam, sahur zamanı, minareye çıkar, köylüyü sahura kaldırırdı Molla Emmi. O yıl Ramazan ayı, şubata denk gelmişti. Havalar soğuktu. Gece dışarıda müthiş bir tipi vardı. Köylüler kapıyı bacayı berkçe kapatıp derin bir uykuya gömülmüştü. Molla Emmi, sahur vakti çıktı minareye. Molla Emmi’nin sesi, ağzından çıkar çıkmaz, rüzgâra kapılıyor, uzaklarda donup kayboluyordu. Kasabalılar, Molla Emmi’nin sesini duysa da sıcak yataklarında nazlanıyorlar, kalkıp ışıklarını yakmıyorlardı. Sanki tüm kasabalı kalkmamak için anlaşmış, Molla Emmi de onları sahura kaldırmak için yemin etmişti. Molla Emmi’nin sesi, kasabanın dört yanındaki hoparlörlerden gürledi.
“Hele baaak! Obaşdı, kalhın!
Evlerden ses seda yoktu, ışıklar yanmıyordu. Molla Emmi sesini yükseltti.
“Hele baaak! Obaşdı kalhın!
Kasabada çıt yoktu, pencerelerden ışık sızmıyordu.
Molla Emmi’nin sesi zangırdıyordu minarede. Sesini iyice yükseltti.
“Hele baaaak! Obaşdı deyirem ay millet! Kalhın ahı!”
Evlerden tek tük ışıklar yandı. Molla Emmi’nin sabrı tükendi. Öfkesi rüzgâra karışıp dağlarda yankılandı.
“Hele baaak! Obaşdı deyirem! Hele de ışıglarınız yanmıyıp! Ee, köpoğlunun balaları, Ay başınıza kül elensin, ay yuhunuz arşa çekilsin, ay sesinize ses veren tapılmasın, ay gulağınıza yuyucu barmağı girsin! Obaşdı deyirem ahı! Ay köpoğulları! Niye kalhmırsııız? Özümü vermişem rüzgârın gabağına, men yazıg burada donum? Eee, köpoğlunun balaları! Kalhın deyirem ahı!
Az sonra kasabanın tüm ışıkları yandı. Molla Emmi öfkeyle indi minareden, söylenerek eve gitti…

Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə