İmdat AVŞAR (1968 yılında Kırşehir- Kaman'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kırşehir'de tamamladı. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun olduktan sonra Erzurum ve Malatya illerinde bir süre öğretmenlik yaptı.


Öğretmenlik yaptığı yıllarda İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu ve Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Master yaptı. Yazı hayatına "Kardeş Kalemler" dergisi ile başladı. Öykü ve şiirleri edebiyat dünyasında büyük ilgi gördü. "Kardeş Kalemler"in Azerbaycan Masasında ve yazı kurulunda görev yapamaktadır. Avrasya Yazarlar Birliğinin üyesi olan İ.Avşar "Dünden Bu güne Azerbaycan Hikayeleri" adında bir Antoloji hazırladı. Türkiye, İrak ve Türk Cümhuriyetlerinde bir çok dergide hikaye ve şiirleri yayımlandı. "Kardeş Kalemler", "Bizim Külliye", "Sancaktar", "Gökbayrak", "Berceste", "Şehriyar", "Bayrak", "Kardeşlik" gibi dergilerde şiirleri ve öyküleri yayımlandı.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
)

(Öykü)

Gece yarısı…
Yıldızların gözüne, koyu bir perde gibi inmiş bulutlar. Gece amansız, halden bilmez. Gece medetsiz, hain. Karanlık, kâfir, kör gece...
Aç bir kurt gibi uluyor rüzgâr. Gökten yağıyor, yerden savruluyor… Tekmil ufuklar kar. Beyaz bir iplikle umutları, çareleri bağlamış; düğümlemiş kar. Dağ, taşlar, ağaçlar…dört bir taraf kar…
Ulu bir ceviz ağacını devirdi rüzgâr. Fırtınada devrilen koca ceviz ağacına ağlıyor ağaçlar. Hepsi birden eğiliyor ceviz ağacının üstüne. Dizlerine vurup doğruluyorlar yeniden. İnliyor, yalvarıyor, yerlere kapanıyor; perim perişan ağaçlar…
Rüzgârın sesine sinmiş korku. Kapı aralarından, pencerelerden kerpiç evlere sızıyor. Camların zıngırtısında uyanıp ağlamaya başlıyor çocuklar…
Köy uykuda. Köy ölü. Bütün ışıklar sönük. Sadece Yaşar’ın evinden sızan, gaz lambasının ölgün ışığı var. Dışarıdaki rüzgârdan korkuyor, titreyerek yanıyor…
Dışarıda delice savruluyor kar. Yaşar, çaresiz dönüp duruyor odada. Bir haber, bir ses bekliyor. Sabahı bekliyor Yaşar…
***
İlk akşamdan beri Ahizer’i yoklayan sancı, büyüdü. Önce, Ahizer’in saatlerdir sıktığı dişlerinin arasından sıyrıldı. Bir feryat oldu sonra. Odalardan taşmaya başladı. Uluyan rüzgâra karıştı Ahizer’in sancısı. Çığlık çığlık yankılandı dağlarda...
Güley ebe, yanındaki kadınlara ve alnı boncuk boncuk terleyen Ahizer’e bağırıyordu.
“Başını yukarı kaldırın! Açın ayaklarını! Koş sıcak suyu getir! Dişlerinin arasına bez koyun, ısırsın, sıksın dişini! Sen de bırak, sal kendini kızım! Sal!”
Güley ebenin söyledikleri rüzgâra karışıp dağlara, koyaklara savruluyordu. Dağlar, koyaklar, taşlar, ağaçlar hep bir ağızdan tekrarlıyordu Güley ebenin söylediklerini;
“…Isırsın, sıksın dişini! Sen de bırak, sal kendini kızım! Bırak, sal, sal,sal!”
Kadınlar telaşla girip çıkıyordu odaya. Yüzlerinde kaygı, gözlerinde korku. Elleri yukarıda, dillerin bir dua.
“Ya Allah, ya şık, ya medet…Kurtar..!
***
Saatler sonra, “umut yoktur, çocuk ters gelmiş, olmuyor” dedi Güley ebe. Kadınlar sustu. Sustu kapı, pencere, oda, duvar… Uluyan rüzgâr alıp götürdü Güley ebenin söylediklerini. Dağların bağrında yankılandı çaresizliğin sesi.
“Umut yoktur! Umut yoktur! Umut yok…!
“Güley ebe” dedi, kadınlardan biri, “Hökümet yukarı köye bir ‘ebe’ salmış diyorlar. Acep onu getirsek…”
Yıllardır civardaki tüm köylerin kadınlarına doğum yaptıran Güley ebe, “Hökümet” sözünü duyunca kaşlarını çattı. Yetmiş yıldır duyardı bu sözü. Köy ne zaman dara düşse, başları sıkışsa herkesin ağzında dolaşırdı bu söz…Ama gelmezdi, gelemezdi, yetişemezdi hökümet. Yetmiş yılda iki kez görmüştü hökümeti. Bir, köyü sel bastığında, bir de eşkıya … Diliyle dişinin arasında söylendi.
“Hökümet!? Hökümet!?”
Diğer kadın atıldı.
“He ye, ben de duymuşam Güley ebe! Hökümet ebesi gelmiş Yukarı köye, o gelse, belki kurtulur...”
Güley ebe koluyla alnına biriken terleri sildi.
“Ebe? Göndermişler, gelmiiş?! Aah, ben değil miyim bu dağların ebesi? Neye gelmiş, neye göndermişler? Ooy! Kaç gelin öldü aha bu kollarımda, kaç bebek öksüz kaldı. Bir ebe göndermişler demek! Haber verin o zaman, sesleyin Yaşar’ı. Eğer hökümetin ebesi gelirse, getirsinler! Belki kurtulur.” dedi.
Yaşar, tabakasını yeniden doldurdu. Sigarası daha ağzındayken yenisini sarıyordu. Odanın tavanında koyu bir sigara dumanı vardı. Kapı birden açıldı. İçeri dolan rüzgâr, sigara dumanını bir çarşaf gibi dalgalandırdı. Duman kapıya hücum etti. Yaşar’ın bacısıydı gelen. “Gözün aydın kurtuldu” demesini bekliyordu Yaşar. Böyle geceleri altı kez görmüştü…altı kez duymuştu bu sözleri. “Gözün aydın kurtuldu…”
Yaşar derin bir nefes çekti sigarasından. Odaya bıraktığı dumanın içinde bir an kayboldu yüzü. Bacısı telaşla anlattı. Yaşar’ın boğazı düğümlendi. Öksürdü. Bacısı kekeleyerek sayıyordu.
“Çocuk ters gelmiş! Umut yoktur! Güley ebe dedi ki…Yukarı köy, ebe, hökümet… Belki kurtulur…”
***
Gece yarısı…
Umut dağların ardında. Dağların ardında, ışıklı, aydınlık koca bir şehir.
Ama yol yok, iz yok, çare yok…
Bir kurt gibi uluyor dışarıda rüzgâr.
Ahizer’in canına, aşeriyor kar.
Korkuyor, ürperiyor fırtınadan. Durmadan secdeye kapanıyor ağaçlar.
Gece yarısı…
Gece uğultulu, sancılı, gebe…
Karanlığın karnında yuvarlanıyor, dönüyor korku. Ahizer’den önce doğuracak gece. Ahizer’den önce…
***
Önde Yaşar, arkasında dört genç. Omuzlarında tüfekler, başları kavi sargılı. Bir tek gözleri görünüyor. Karları yararak çıktılar köyden.
Yukarı köy yakın. Çağırsan duyulur. Şoğul’u geçtin mi Yukarı köy. Ama Şoğul kış, fırtına rüzgar… Yukarı köy uzak… Yukarı köye el ulaşmaz, ses yetmez bu mevsim…
***
Karı dizleye dizleye aştılar Soğul’u. Şoğul’u geçti mi Yukarı köy. Yaşar dayandı hökümet ebesinin kapısına. Arkasında dört genç. Nefesleri buz tutmuş bıyıklarında. Başlarındaki sargıların içinde umutla bekleyen gözler. Bir hükümet dairesine varmış gibi tedirgindi Yaşar. O an kapı açılsa hiçbir şey söyleyemezdi. Ürkekçe uzattı elini kapıya. Birkaç kez vurdu .
Hülya ebe, korkuyla gözlerini açtı yatakta. Her taraf karanlıktı. Kapının çalındığından emin değildi. Korkulu gözlerle etrafa baktı. “Rüzgâr olmalı” dedi içinden. Bir çocuk gibi yapıştı annesine. İyice sokuldu. Kalbinin atışlarını duyuyordu. Kapı yeniden çalındı. Annesi de sıçrayıp doğruldu. El yordamıyla pencereye gitti Hülya ebe. Perdenin ucunu yavaşça kaldırdı. Beş silahlı adam vardı kapıda. Korkudan dili tutuldu. Bütün bedeni titredi. Başından aşağı kaynar sular döküldü. Bağırmak, çığlık atmak istedi. Bütün sesler düğümlenip kaldı boğazında.
“Teröristler!” Diyebildi.
Aliye teyze, korkuyla pencereye yanaştı. Kaldırdı perdenin kenarını. Sesi titriyordu. Bütün cesaretini toplayıp sordu.
“Kimsiniz, ne istiyorsunuz?!”
Bir ışık yandı Yaşar’ın gözlerinde. Bağırır gibi konuşuyordu.
“Aşağı köyde geliyoruz. Hastamız vardır.” Valleh umut tükenmiştir. Ölüyor. Biz ölmüşük. Ebe hanım gelse kurtulacak. He valleh eyle. Başka çare yoktır.”
Derin bir oh çekti Aliye teyze. Sanki bir el, onu ipten almıştı. Sanki gözlerini açıp bir karabasandan kurtulmuştu. Eli ayağı dolaştı. Ne yapacağını bilmiyordu. Düşünceler, düşünceler. Bir ırmak gibi akıp geçti zihninden. “Hülya! dedi “Daha bir çocuk! Gece vakti! Nasıl göndereyim? Ben de gitsem… bu yaşımda nasıl? Ya dışarıdakiler yalan söylüyorlarsa…? Ya dışarıdakiler…. Daha çocuk Hülya. Aşağı köy? Nere aşağı köy…? Ya gerçekten gözlerini yola dikip çare bekleyen bir kadın varsa…?
Birden yüreği ferahladı Aliye teyzenin. Bütün kuşkuları dağıldı. Pencereye yöneldi.
“Öğretmen” dedi. “ Öğretmeni de kaldırın. Öğretmen gelirse, ebeyi gönderirim.”
Sabah yakındı. Rüzgârın hızı kesilmişti. Yaşar umutsuzca dikildi öğretmenin kapısına. Uyandırdı öğretmeni. Yalvardı:
“Hastamız vardır. Valleh umut tükenmiştir. Sen gelmezsen Ebe de gelmiyor. Korkuyor bizden. He valleh geleceksen. Başka çare yoktır.”
Yaşar, öğretmeni de alıp yeniden dikildi Hökümet ebesinin kapısına. Öğretmeni gördü rahatladı Hülya ebe. Hazırladı çantasını.
Tan yeri ağarmıştı. Yola düştüler. Önde Yaşar, arkasında onunla gelen gençler, en arkada ebe ile öğretmen… Yaşar karları yara yara gidiyor, arkasındaki gençlere bağırıyordu.
“Çığır açın, izleri iyice çiğneyin, genişletin. Ebe rahat yürüsün. Valleh çare yoktur.”
Bir kervan gibi dizildiler beyaz karların üstüne. Kıvrıla kıvrıla geçtiler Şoğul’u. Güneş bir hayli yükselmişti. Rüzgâr öfkesini almış, dinmişti. Karlardan yansıyan güneş ışıkları gözleri yakıyordu. Bir tepeyi aştılar köy göründü. Yaşar, Elini gözlerine siper edip baktı köye doğru. Hayal meyal Ahizer’in endamı geldi gözlerinin önüne…Bu karlar eriyecekti. Bahar gelecekti yeniden. Yaşar tütün ekecekti. Ahizer çapa sallayacaktı. Bir oğlu daha olacaktı. Yedi çocuk anası Ahizer bir kuş gibi dönecekti üstlerinde…
Köyden bir duman yükseliyordu. Yaşar’ın dişine taş değdi. Duman göğe doğru direklenmişti.. Evlerin bacasından yükselen ince dumanlarlara benzemiyordu. Köyün ortasından Yaşar’ın evinin önünden yükseliyordu… Hızlandı Yaşar, hızlandı koştu. Bağırdı. Bembeyaz karlar üzerindeki umut kervanı bir ağıt tufanıyla girdi köye...
Karşı yamaçta, köyün erkekleri mezar kazıyordu. Evin önünde, kocaman bir kazanda su kaynıyordu. Güley ebe zılgıt çekiyor, kadınlar Ahizer’in başında ağlıyordu. Odanın duvarında siyah beyaz bir resim vardı. Ahizer gülüyordu…
Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə