Kemal BEYATLI
kemalbeyatli@gmail.com
(Öykü)
İstanbul Fatih’te, Rutubetli Bodrum Katında Yaşayan Bir Kerküklü Dostuma

Biz dünyaya gelir gelmez, ilk milli aşkımız Türkiye’yi sevmekle başlardı hayat. Kısmet ne zaman olur bir gidip oraları görmek, bizim topraklarla oraların bir olduğu, kurnazca bir oyun sonucu araya bir kırmızıçizgi çekildiğini ve adına da sınır denildiğini hep hatırlar ve arkasından da derin bir hasret çekerdik. Oraları görmek başka bir aşktı... Başka bir arzuydu... Başka bir umuttu... Hele hele İstanbul’ u görmek; bambaşka bir arzu ve istekti.
Oradaki havayı bir teneffüs etsek... Sokaklarında bir gezip, dolaşsak... Bir şehir ki, iki kıtaya yayılmış, her tarafı sularla kaplanmış, tarih boyunca birçok komutanın rüyası haline gelmiş, eninde sonunda Türklerin olmuş bir şehir. İstanbul’un ne denli büyük ve muazzam tılsımlarla dolu bir şehir olduğunu hayal edip dururduk.
İstanbul’da kimlerle görüşmek için can atmazdık ki! Bırakın ünlüleri, medyatik kişileri, futbolcuları, yolda yürüyen insanlarla bile selamlaşıp, yanaklarımızı sonuna kadar gerip güler yüzümüzle “ben geldim” demek içimizin ta en derin hücrelerinden, daha daha içten güler bir yüzle; “abi ben geldim”, “abla ben geldim” demek, bir bilseniz; umutların zirvesinde oturan bir umuttu bizler için.
Irak’ta yaşadığımız işkencelerin ana sebebi bu aşktı. Bu sevgiydi. Bu görünmeyen bağlılıktı.
Kerkük’te birçok Türkmen’in zindanlara atılması, sistematik olarak ağır işkencelere tabi tutulması, hatta idam sehpasına çıkarılmasının ana nedeni bu aşktı.
Türkiye’den Irak’a veya körfez ülkelerine mal götüren kamyonlara, TIR’lara kollarımızı olabildiği kadar kaldırıp, el sallardık, akşamları evde herkese anlatırdık; “bu gün Türk kamyonları gördüm, şoförlere el salladım, onlarda bana el salladı.” Senin ki de bir şey mi, istirahat molası verirlerken ben yanlarına gittim. Onlarla konuştum bile”. Diğeri böbürlenerek cevap verirdi. Birde koynundan bir Türk gazetesi çıkarıp; “bakın, bakın bana gazete bile verdi,” diyerek ortalığı kızıştırırdı. Bir diğeri ise: “Bana da Barış Manço’nun resmini verdiler” derdi. Muhabbet öyle uzayıp giderdi.
Baas rejimi, Türkçe matbu her şeyi yabancı ve sakıncalı addetmişti. Kamyon ve Tır şoförlerin verdikleri yırtık pırtık gazete kâğıtları, sanatçıların resimleri kaç Türkmen’in başına dert oldu. Tutuklandılar. Aileler Kerkük’ü terk etmeye zorlandı. Irak’ın güneyine sürgüne gönderildiler. Çok ilginçtir ki Türkmenleri baskıyla Irak’ın güneyine göç ettirmelerindeki amaç; mümkün olduğu kadar Türkiye sınırlarından Türkmenleri uzaklaştırmak ve Misak-i Milli sınırları dışına çıkartmaktı.
Türkiye semalarında dolaşan havanın, es kaza Kerkük semalarına gelmesi Türkmenlerin onu teneffüs etmesi, Irak yönetimine büyük bir endişe ve büyük bir korku verirdi!
İşte korku dediğin bu olmalı.
Evkaf caddesinde terzilik ile geçimini sürdüren Abdülhadi ve arkadaşlarının yedişer yıl hüküm giymeleri, adamcağızın dükkânında Türkçe gazete parçalarının bulunmasındandı. Sıradan bir müşteri kılığına girip, dükkâna gelip sipariş verirken gözleri dört dönen kişinin, etrafı süzmesi bir şeylerin peşinde olduğunun sonradan anlaşılmasına sebep oldu. Bu sebepten Abdülhadi Vedüd, Fatih Şakir ve diğerleri yedi yıl içeride yattılar. Fatih Şakir’in mahpushanede kangren hastalığına yakalanması ve akabinde sağ ayağının kesilmesi ve aylarca askeri hastanede yatması bile onun affedilip mahpushaneden çıkarılmasına yetmedi.
Fatih Şakir yatalak bir şekilde mahpushanede can verdi.
Fatih Şakir’ in ölümü o aşk uğrunaydı.
Geceleri kulağımızı transiztörlü radyolara dayayarak Yurttan Sesleri dinlerdik.
Yaz aylarında damda yatarken, tüm saflıklarıyla yıldızları seyrederdik. Bu yıldızlar acaba İstanbul’ un hangi evinin üzerindeydi. Kerkük ile İstanbul arasında yıldızlar birer iletişim aracı olurdu bazen.
Yıldızlar çöpçatanlık yapardı, Kerkük ile İstanbul arasında.
Bu hayal, bu kurgu, her gencin kafasındaydı. Beynindeydi. O bir ütopyaydı.
Beyaz atlı prensi dört gözle bekleyip durdular. Hiç göremedikleri o aşığı görmek için can atıyorlardı.
***
Yıl 1991 Körfez savaşı patlak verdi. Savaş, Ortadoğu da birçok dengeyi bozdu. İşte İstanbul’ u görme fırsatı doğdu. O büyük aşkın taraflarının buluşma zamanı geldi artık. Diz be diz oturacaklar, dertleşecekler. Biri diğerine: “nerede kaldın?” diye sitem edip soracak. Diğeri ise; “senden bir işaret görmedim ki!” diyecek. Yılların ayrılığının acısını birbirlerine anlatacaklar.
1991’in Martında Irak’ın birçok şehrinde otorite boşluğu oldu. Halk ayaklandı. Baas Rejimi orduyu kullanarak ayaklanmayı bastırmak için halkın üzerine askeri sürdü. Çok kayıplar oldu. Ben de Kerkük’ten çıkıp doğru İstanbul’un yolunu tuttum. İllegal yollardan, kaçakçılara para vererek, büyük aşkımı görmeye yola çıktım.
“Fırsat bu fırsat” dedim.
O aşk canlandı. O büyük hayal gerçek oldu. O umut yeşerdi artık, meyvesini alma zamanı geldi.
Otobüsle, Derecik’ ten, Hakkâri’ den, Van’dan ve Güney Doğunun birçok şehrinden geçerken, kafamda hep bir türkü gelip gidiyordu:(kulaklarımda bir türkü çınlıyordu)
Burası Muştur yolu yokuştur,
Giden gelmiyor acep ne iştir?
Muş neresi oluyor acaba?
Neden bu türkü bu kadar acılı acılı söylenir?
Bir an Gökyay’ın “Bu Vatan Kimin” şiirini hatırladım. Yahya Kemal BEYATLI’ nın “Aziz İstanbul”unu ve Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’ in kızına yazdığı nasihat şiirini -ki bir dörtlüğünde Çamlıbel diyor ki-
Ömrünün dört faslı var
Üçü kış biri bahar
Çalış ki görmesin kar
Sendeki Nisan kızım.
Belki bu dörtlüğü hatırlamamın nedeni; otobüsün camından dışarı bakarak, gözümün aldığı kadar Türkiye’nin yemyeşil ovaları, yüksek yüksek dağları, o güzellikleri Nisan ayında seyretmemin olmasıydı.
Otobüste dikkatimi çeken şey; kimsenin bana aldırış etmemesiydi. Herkes kendi halinde... Kimi yatmış, kimi gazete okuyor. Otobüste gözüm gazete okuyan birine ilişti. Az kalsın gidip; ‘’ağabey, bu gazeteyi ben de okuyabilirim. Ben bunu okumak için nelere katlandım, neler çektim. Bizler bu gazeteleri okumaktan dolayı da mahkemelere çıkartıldık. Bu sebeple cezaevlerine atıldık. Sen öyle bacak bacak üstüne atıp bu gazeteye hor bakma, sayfalarını yavaşça katla’’ diyesim geliyordu...
Şoför muavini yolculara su ikram ederken yanımdan geçiyordu. Göz göze geldiğimizde, ona gülümseyerek ; ‘’ben seni tanıyorum’’ diyesim geliyordu. ‘’Ben Kerkük’ ten geldim. Hani kendi hayalîmde kendi dünyamda sana selam verirdim. Sen de selamımı alırdın. Sohbet ederdik. Burada oturan yolcularla da tanışıklığım var. Hepsiyle, hemen hemen hepsiyle konuşmuşluğum olmuştu, diyesim geliyordu.
Biz sanardık ki, şimdi İstanbul’a girdiğimizde herkes bizi tanıyacak, bize kucak açıp, çiçeklerle karşılayacaklardı. Yürüdüğümüz sokaklarda, caddelerde herkes bizi parmakla gösterecek; ‘’bakın işte bu Kerküklü kardeşimiz’’ diyeceklerdi. Kahvelerde çay yudumlarken konu sadece bizler olacaktık. Kimse bizden başkasını konuşmayacaktı.’’
Yıllar önce, 50’lı yıllarda, 60’lı yıllarda ve hatta 70’li yıllarda Türkiye’ye Üniversite de okumaya gelenler, yaz aylarında okul tatilinde Kerkük’ e dönüşlerinde bize pek değişik bir şey söylemezdiler. Biz ise tam tersine öğrencilere gıptayla bakardık; ‘’vay be bunlar Türkiye’ yi, İstanbul’ u görmüş adamlar’’ derdik.
O öğrencilerden bazıları kendine özel araba almış olurdu. Arabasıyla Kerkük’e tatile gelirdi. Caddelerde 34 plakalı arabayla dolaşırken herkesin gözü arabaya değil plakaya dikilirdi. Sanki Burak atı yeryüzüne inmiş! Büyük bir heyecanla o arabayı seyrederdi herkes. Öğrenci ise, hiç oralı olmazdı, havalı havalı direksiyonu çevirip ne sağa, ne de sola bakardı. Biz ise hasret dolu bir bekleyiş içinde durup beklerdik.
Otobüs yolcularının tamamı kendi âleminde, kendi hülyalarına dalıp uzun bir boşluğa bakıyorlardı. Otobüsün tekerlekleri zaman zaman yolcuların hülyalarını çiğniyordu. Bir çukura dalıp, bir tümsekten geçerken herkesi zıplatıyordu. Bir anda hülyalar paramparça oluveriyordu.
Ankara’dan geçtik. Ne büyük başkentmiş Ankara. Kimleri ağırlamadı ki, hangi hükümdar bu yollardan geçmedi ki? Ben, şimdi o hükümdarlar kadar başı dik geçiyordum Ankara’dan. Ankara’ yı fethetmiş gibi başımı biraz daha yukarı kaldırıyordum.
Ne bahtı açık bir insanmışım ben!
Ankara’yı da geçtim.
İstanbul, ah İstanbul!
İşte ben geldim. Aç kollarını, seni görmek için uykulara daldığım İstanbul. Her gece rüyalarımda, kollarını açıp beni çağırdığını duyardım. Ama bir sürü canavar yolumu keserdi. Zebaniler gibi beni ateşe atmak isterlerdi. Rüyalarımdaki buluşmamıza bile engel oluyorlardı.
İstanbul, senin için ne canlar feda olmadı ki?
Bitti artık. Her şey bitti. Şimdi özgürce senin yollarına düştüm.
Otobüsün tekerleğini ne kadar küçük yapmışlar. Ne biçim mühendis bunlar. Tekerlek dediğin, bir devirde şehirleri, kıtaları hemen devirir. Bu mühendisler, galiba aşkın ne olduğunu bilmiyorlar. Çırpınan gönüllerin halinden anlamıyorlar. Tekerlekleri ufacık yapmışlar, tekerleğin çapı 500 metre , 1000 metre olmalı. Her döndüğünde yüzlerce kilometreyi devirmeli. Yoksa İstanbul’ a geç ulaşırım. İstanbul üzülür. İstanbul’daki insanlar üzülürler. Onlar beni bekliyorlar. Yıllardır, bir birimize hasret kalmışız. Bu kadar üzüntü ve bekleyişe artık -bir an önce- son verilmesi gerekir.
İstanbul, ah İstanbul, İşte geliyorum.
Otobüs Harem’de durdu. Bağrışmalar, çağrışmalar, yolcuların kimi otobüslerden iniyor kimi biniyor. Simitçiler, ellerinde termos, çay satanlar... Camdan diğer tarafa baktım. Deniz. Denizi gördüm. Gemiler limana yanaşmış, tırlardan gemilere vinçlerle aktarma yapılıyor. Belki, Kerkük’te gördüğümüz tırlar bu tırlardı. Belki şoförlerin yanına gitsem beni tanırlar... Beni hatırlarlar...
Yerimde oturup hiç kımıldamadım. Şoför muavini yanıma geldi: “ağabey nerede ineceksin? Yolda da sordum yine söylemedin. Bak, bir burası var birde karşıya geçip, Avrupa Yakasında duracağız. Orası son duraktır. Hiç beklemeden: Avrupa yakasında ineceğim. Sanki Asya kıtasını dolaşıp gezmişiz de bir de Avrupa kıtasını görmek kalmış! Ne ilginçtir insanoğlu?
Şoför muavininden başka kimse bana yanaşmadı, kimse benimle konuşmadı. Gözlerimle herkesin gözüne bakmaya çalıştım. Herkesi süzdüm. Bakışlarımla herkese “ben buradayım “ dedim. Ne kimse baktı, nede kimse dinledi…
Otobüs Avrupa yakasına doğru yol aldı. Asma köprüye yaklaşırken Fatih Sultan Mehmet Köprüsünün adını köprü girişindeki tabeladan okudum. Köprünün üzerinden geçerken içim bir tuhaf oldu. İlk defa deniz görüyorum. İlk defa denizin üzerinden geçiyorum. Resimlerde gördüğüm asma köprü bu olsa gerek dedim. Fakat soluma döndüm, uzakta, mesafeyi kestiremediğim bir uzaklıkta bir köprü daha var. O da neyin nesi? Demek ki İstanbul da iki asma köprüsü varmış.
Otogarda indim. Yüzümü ne tarafa çevireceğimi bilmiyordum. Otobüs şirketlerinin servisleri varmış. Bizde böyle bir şey yok. Hoşuma gitti doğrusu. Ama nereye gideceğim? Servis şoförüne sıkı sıkı sakladığım bir kâğıt parçasını uzattım. Bir arkadaşımın kardeşinin adresi o kâğıtta yazılıydı. Adres sahibini ben tanımıyordum. Fakat Kerkük’ teki arkadaşım bana, kardeşinin adresini verirken göğsünü gererek: “sen ona git, o senin için her şeyi halleder,” demişti. İşte, can simidim o ufacık kâğıt oldu. Şoföre uzattım ve ‘’buraya nasıl gidebilirim’’ diye sordum? “Merak etme ona yakın bir yere kadar servisimiz gidiyor,” dedi.
Sora sora adrese vardım.
Yolda her kesin gözüne bakıyordum. Yıldızlarla bu kadar haber göndermiştim. Hiç birini almamışlar. Hiç biri benim geleceğimden haberdar değildi. Yanımdan vızır vızır gelip geçiyorlardı. Erkeği kadını bir telaş içindeydi. Ne oluyor bunlara dedim. Büyük bir pazar kurulmuştu. Hafta Pazarı diyorlardı. Ne ararsan var.
Adrese zor bela ulaştım. Aksaray da idi. Gündüz vaktiydi. Daire en üst kattaydı. Kapıya vurdum açan olmadı. Tekrar tekrar vurdum yine açan olmadı.
Kapıya defalarca vurmamdan çıkan gürültü, alt katta oturan yaşlı bir teyzenin dikkatini çekmişti. Kimi aradığımı sordu. Timur Hadi, dedim. Timur abiye bakmıştım. Bu saatlerde Timur’ un işte olacağını, akşam sekizden sonra gelebileceğini söyledi.
Akşam sekiz, şimdi ise saat öğleden sonra bir idi. Timur’un gelmesine yedi saat var. Canım sıkılmaya başladı. Bu büyük şehirde yedi saat nasıl bekleyeyim. Kimseyi tanımıyorum ki, ona gideyim. En kötüsü beni kimse tanımıyor!...
Kendi kendime güç vermeye çalıştım: “Genç ve delikanlısın, ne diye hemen panikledin? Apartmanın dışına çıktım. Aynı caddede belki yüz defa gelip gittim. Kimse yüzüme bakmadı bile. Susadım. Bir kasap dükkânının önüne gelmiştim. Bir bardak su rica ettim. Adam, yüzüme şaşkın şaşkın baktı. Dilenci mi sandı ne bilmiyorum. Ama bir bardak su verene kadar, tepeden tırnağa beni süzdü. Kılık kıyafetime baktı, dilenci tipimin olmadığını, elimde orta boyda bir çantanın olması, yolcu birisi olup bu şehrin yabancısı olduğumu anlamıştı. Suyu içtim teşekkür ettim. Ne kim olduğumu sordu ve nede nereli olduğumu. Anlaşılan onu pek entrese etmedi!
Hey kasap amca, seninle her gece yıldızların aracılığıyla konuşurdum. Sende mi beni tanımıyorsun? Aylar sonra anladım ki, kasabın bana bakışının nedeni; su bakkallarda satılıyormuş. Bakkaldan parayla almam gerekiyormuş. Öyle önüne her gelenden su istemek olmazmış. Bedava su içmek yok. Her şey parayla. Ancak, parayı veren düdüğü çalar.
Yürüdüğüm caddede akşam yediyi birkaç dakika geçer geçmez hemen apartmana çıktım. Dairenin kapısı önünde oturdum. Bekledim. Her üç dört dakikada bir saatime baktım. Timur’u dört gözle bekledim. Saat sekize yaklaştıkça kalbim küt küt atmaya başladı.
Akşam oldu. Saat sekizi geçti. Beni bir telaş aldı. Bir daha saate bakmıyordum. Gözlerim aşağı katlardan gelen basamaklara dikildi. Apartman kapısının açıldığını ve arkasından birilerin ağır ağır basamaklardan çıkmaya başladığını duydum. Büyük bir ihtimalle gelen; Ahmet Haşim olsa gerek! Çünkü Merdiven şiirindeki yansıttığı o duyguyu ancak bu basamakları çıkan kişide olabilirdi. Herkül’ün taşıdığı kürenin ağırlığından daha ağır yükü taşıyordu bu adam sanki..
Kerkük’teki arkadaşım bana bu adresi verirken birde kardeşinin fotoğrafını göstermişti. Kıvırcık saçlı birisi göründü. Yorgun bir hali vardı. Ayağa kalktım. O beni görünce son basamağa ayağını basmadı. Durdu. Resimdeki adam oydu. Ama saç şekli değişmişti. Bana baktı; “sende kimsin” diye sordu. “Ben Orhan’ın arkadaşıyım” der demez, yavaşça ama duyabileceğim bir tonla: “yine mi” dedi. “hoş geldin, içeri buyur”
Oh be, dünya varmış. İşte bu kapının açılışı benim için hayalîmdeki umutların kapısının açılışı olabilirdi belki.
Ev desen bizim Kerkük evlerinin bir odası kadar diyebiliriz. Salon dedikleri odada oturduk. Memleketten, aileden, eş dosttan konuştuktan sonra, hiç beklemediğim bir soruyu bir anda soruverdi:
“niçin geldin?”
Kerkük’te, Büyük Pazarda, yan yana sıralanan demirci dükkânları önünde durup seyrederdim onları. Kıpkırmızı demirleri fırından maşayla tutup örsün üstünde karşılıklı iki kişi kocaman kocaman balyozlarla “vur babam vur” sıcak demiri döverlerdi. İşte o balyozlar gibi kafama indi bu soru. Fırından çıkan demir gibi kıpkırmızı kesildi yüzüm.
“Niçin Geldin? ”
“Ağabey, orada yaşamın ne olduğunu ve ne kadar zor olduğunu bilirsin, bizim de hep hayal ettiğimiz burayı görmekti ve içimizi, buradaki insanlara dökmek, gece gündüz, gizliden gizliye bu topraklara, bu insanlara nasıl âşık olduğumuzu da bilirsiniz. Bu bayrak için nelere katlanmadık ki! Kerkük’te her evde her dükkânda konuşulan sözlerin arasında mutlaka buralardan, bu insanlardan konu geçerdi. Bunu da bilirsin. Sınırdan geçerken o tepelerde dalgalanan bayrağı görünce gözyaşlarımı tutamadım; kalbimin atışı bayrağın dalgasına göre atmaya başladı. Bu heyecanı, bu aşkı, bu sevgiyi, yılların umudunu da bilirsin. Orhan, bana anlatmıştı seni. Sen de bu aşk uğruna buralara gelmişsin.”
“Beni bırak sen kendinden söz et” dedi. Bu çıkışta tuhafıma gitti. Ama ben bildiğimi, gerçek duygularımı anlatmaya devam ettim. Saat, yeni günden dakikalar almaya başlamıştı.
“Kusura bakma, sabah işe kalkacağım, uyumam lazım.” Dedi.
“Sahi siz ne iş yaparsınız?“
“Bir depoda hamallık! Beraber kaldığımız bir arkadaşım vardı. Yurtdışına kaçtı. Yatağı duruyor sen orada yatabilirsin.”
O gece kafamı karıştıran Timur’un hamal olarak çalışması idi. Bazı tarafları sökülmüş duvar kâğıtları, havasız bir odada ben yerde yattım. O, karyolanın üstünde yattı. Karyola çok ses çıkartıyordu. Mübarek Orhan da yatakta çok dönüyordu. Biraz da horluyordu.
O geceyi nasıl uyuduğumu bilmiyorum, ama kalktığımda Timur evde yoktu. Yastığımın yanına bir kâğıt parçası üstüne; “yorgun olduğunu bildiğim için seni uyandırmadım. Biraz dinlen. Mutfakta bir şeyler var, yiyebilirsin. Bu gün erken geleceğim. Ben gelene kadar dışarı çıkmamaya dikkat et.” Bu sözler biraz canımı sıktı. Niye beni bıraktı gitti? Ne olurdu yani bu gün işe gitmeseydi, benimle ilgilenseydi? Erken gelecekti. Saat kaçta gelecekti? Onu da yazmamış. Evi dolaştım. Mutfakta temizlenmesi gereken bulaşıklar vardı. Belki iki gün, belki de üç günden beri yıkanmamış bulaşıklar. Tavanlar, bölük pörçük kiraca boyanmış. Evde acayip bir koku vardı. Rutubet mi ne? Bilmiyorum. Buzdolabını açar açmaz genzime bir küf kokusu vurdu. Yemek yiyemedim.
Pencereden dışarı baktım. Karşı apartmanda, dairenin birinden kadının biri vücudunun yarısı dışarı sarkarak sokağa demir askılara tutturduğu ipe çamaşır seriyordu! Rengârenk giysileri ipte teşhir ediyordu. İpteki asılan çamaşırlardan ev ahalisinin zevklerini anlayabiliyorsunuz. Yaşlı ve klasik bir tarzda kocasının da olduğunu gömlek ve pantolonlardan anlamak mümkündü. Timur’un penceresinin önünde de o ipten gördüm. Demek burası böyleymiş, dedim kendi kendime.
Apartmanların mahyaları da çok ilginçti. Her apartmanın bir zirve noktası olduğunu da görüyorum. Bazı apartmanlar az katlı olmasına rağmen mahyasını daha yüksek ve dik tutmuştu! Bazıları ise apartmanın yüksek olmasına rağmen mahyaları apartmana yüksekliğine göre orantılı değildi. Bu işte müteahhitlerin bir cinliği var ama...
Çatlayacaktım. Evde dört dönüyordum. Ne zaman dışarı çıkıp bu insanlarla tanışacağım? Nereden geldiğimi, kimlerin selamını getirdiğimi bu insanlara ne zaman söyleyeceğim. Oturup diz be diz bizim oraları anlatıp, insanlarımızın beslediği o aşkı, o sevgiyi ne zaman anlatacağım...
Bir gün Kerkük’te Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adında bir romanı elime geçti. Bana getiren kişi tir tir titriyordu. Babası pek çok kez emniyet nezarethanesinde gecelemişti. Babası evde kitabı görür görmez; “bir kitap yüzünden bizi perişan etme oğlum,” demiş. “Parçalayıp yakmasına gönlün el vermiyorsa, bari evden uzaklaştır onu,” söylemesinden sonra o da kitabı bana getirdi. Evde gece yarısı kitabın her beş sayfasını ayrı ayrı bölümlere ayırdım. Diğer arkadaşların onu okuması için iç çamaşırımın arasında saklayıp götürürdüm. Birinci beş sayfayı bitiren diğerine verirdi. Böylece bir kitabı okumak belki günler, belki haftalar sürerdi! Bunu nasıl buradaki insanlara anlatırdım ki?! Peyami Safa o romanı yazdıktan sonra, Türk gencinin hevesle şevkle ona sarılması gerekirken, o eserin hor görüldüğünü ve Beyazıt Meydanı’nda yerde sergilenip ucuz fiyata satıldığını görünce kahroldum.
O gün Cumartesi olması nedeniyle Timur eve daha erken geldi. Halinden belliydi; çok yorgundu...
Akşam oldu. Ne zaman dışarı çıkacağımızı sormak isterken, niye geldin? Sorusu balyoz gibi kafama indi. Dayanamadım... Yinede kendi kendime; topu topu iki gün olmadı, iki gün yahu, iki günde kaç defa bu soruyu sordun? Üstelik tam olarak ta adam gibi beş saat oturup konuşmadık ki! Kafamdan geçenleri okur gibi; “darılmıyorsun demi? Benim bunu sormamdaki neden bizim oradaki kurduğumuz hayal ile buradaki gerçekler arasında çok farklıdır. Biz orada hep şunu zannederdik: şimdi Türkiye de herkes işini gücünü bırakmış, dünya Türklerin geleceğiyle uğraşıyor, hele hele Kerkük meselesini, yediden yetmişe kadar herkes ezbere biliyor, derdik. Biz orada Türk kamyon şoförlerine beslediğimiz sevgi, yakınlığa karşı onların bize dağıttığı gülücüklerin arkasında yatan şey neydi biliyor musun? O şoförler bize garip bir yaratık gözüyle baktıkları için böyle sırıtıp gülüyorlardı... Bizim hayata bakış tarzımız; örf, adet ve tarihi, bir gelenek mirası olan milli duygulara dayanarak sürdürmemizdi. Daha doğrusu, hayatı milli duygularla eşleştiriyoruz. Oysa dünya bu kıstaslara göre dönmüyor. Dünya tek bir eksende dönüyor: çıkar ekseninde. Bu çıkar meselesine kavuşmak için de türlü türlü entrikalara başvuruyorlar. Milli varlığı elde etmek için bilginin yanında da gücün olacak. Güç, pazılara veya silaha dayalı bir güçten bahsetmiyorum. Güç, paranın yanında siyasi bir güce sahip olmaktır. Siyaseti, dünyada oynanan oyun kurallarına göre kavrayıp uygulamaktır...” Konuşmasını hemen kestim: “Ağabey, bizde bu fırsat yoktu ki,” dedim. “Haklısın,” dedi ve arkasını getirmedi.
Uzun bir sessizlikten sonra, “senin hissettiklerini anlıyorum. Belki bir az fazlası bende de vardı. Ama buraya geldikten sonra, gerçeklerle karşılaştıktan sonra, şunu anladım ki, dünya da tüm milletler hesaplarını bize göre yapıyor... Biz ise duygusallığı bir türlü bırakamıyoruz... Ya biz milli hissi yanlış anladık veya bize yanlış anlatıldı...” derken hemen söze atıldım, “çünkü biz insanız. İnsanda duygu önemli bir olgudur...” Başını salladı, daha konuşmadı. Sanki “hala bu kafadasın” der gibi geldi bana... “Şimdi bunları bir tarafa bırakalım. Önemlisi Pazartesi günü itibarıyla sana bir iş bulalım. Yoksa böyle boş boş dolaşmak mı istiyorsun?” “Hayır, ağabey,” desem de hala içimde o insanlara içimi nasıl dökerim heyecanını, ne zaman duygularımı anlatacağım telâşını bir türlü üzerimden atamıyordum...
Bir firmada ben de hamal olarak işe başladım. İyi ki annem, babam ve memleketteki dostlarım çalıştığım yerde beni görmüyorlardı. Hele hele en beteri; patronuma defalarca söylememe rağmen “ben Irak Türkmenlerindenim” dememe rağmen onun bana sürekli İran’lı diye seslenişi. Kimi dükkân komşularına “Ben Kerkük’ lüyüm ” dediğimde onlar hep “ Kelkit ” olarak anlarlardı. Ben onlara Türkmen’ i, Kerkük’ ü anlatana kadar, kabul ettirene kadar Atı Olan Üsküdar’ı geçmişti bile...
Haftalar, aylar böyle geçti. Her iki üç haftada bir iş yerim değişiyordu. Kimi firma iflas edip işçiyi kapı dışı bırakıyordu. Kimisi geçici işçi çalıştırıyordu. İstediği zaman bize kapıyı gösteriyordu... Böylece de paramızı kolay kolay alamıyorduk.
Timur’a yük olmamak için, çalıştığım yerde bir hemşehrimle beraber bodrum katında bir ev kiraladık. Borcundan dolayı elektriği kesilmişti. Arkadaşım, işi halletti. Araya bir kablo sokuşturdu ve elektrik problemimizi hallediverdi. Tabii ki elektriği kaçak olarak kullanmaya başladık. Sabahları işe çıkarken o kabloyu söküyorduk, akşam eve döndükten sonra tekrardan kabloyu bağlıyorduk...
Kaldığımız bodrumda, havasızlıktan tahta kurdu, güve ve daha adını bilmediğim ve hiç görmediğim haşereler cirit atıyordu. İş yerinde vücudumuzu kaşımaktan doğru dürüst iş yapamıyorduk.
İstanbul’un meydanlarında, kaldırımlarında o kadar kitap yerlere serilip satılıyordu ki, o kitapların önünde durup, Kerkük’teki günlerimi hatırlıyordum; Türkçe bir sayfa yazı bulsaydık dört sarılıp defalarca okur birçok paragrafını ezberlerdik.
Bir defasında arkadaşımla diş doktoruna gitmiştik. Benimde onunda dişlerimizde problem vardı. Kerkük’te Dr. Fikret’in muayenehanesi idi. Dişlerime bakıp, gereken işlemleri ve ilaçları yazdıktan sonra arkadaşımı aldı muayene koltuğuna. Hasta bekleme odasının yanında ufacık bir alan vardı, orada kitapla dolu bir dolap duruyordu. Kitaplara göz attım çoğu tıp mesleğiyle alakalı kitaplardı. İngilizce ağırlıklı kitaplar vardı. Bunca kitabın arasında birkaç Türkçe kitaba gözüm takıldı. Dr. Fikret öyle kurnazca dizmişti Türkçe kitapları, her beş on mesleki kitap arasına bir Türkçe kitap yerleştirmişti. Hep adlarını duyduğumuz ve kulaktan kulağa eserlerinin içeriğini öğrendiğimiz yazarların eserleriydi. En dikkatimi çeken Ziya Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı kitabı oldu. Hiç tereddüt etmeden kitabı aldım ve gömleğimin altından yarısını pantolonuma yerleştirdim. Üstüne de gömleğimi indirdim. Tekrar bekleme salonunda yerime geçip oturdum. Arkadaşımın muayenesi bitti ücretlerimizi ödeyip çıktık. Yolda arkadaşıma hiç bahsetmedim. O gece yeni bir âleme tanık oldum... Yıllar sonra İstanbul da Dr. Fikret ile karşılaştım. Utanarak olayı anlattım. Tebessüm ederek:; “kitap çalan hırsız sayılmaz,” dedi ve beni affetti. Büyük bir vicdan rahatlığına kavuştum o an. Üzerimden büyük bir yük kalktı.
Burada günün büyük bölümünü çalışmakla geçiriyoruz, arkasından leş gibi doğru yatağa canımızı bırakıyoruz. Ne okuyabiliyoruz ne de adam gibi oturup düşünebiliyoruz. Ekmeğimiz atlı biz yayan misali, çalış babam çalış...
Memleket haberlerini eş dosttan alıyorduk. Vefat eden bir kişinin haberini aldığımız an ve vefat edenin oğlu aramızda yaşıyorsa işte o zaman büyük acı başlardı. İnsanoğlunun anne babasına yapacağı son vazife vefatlarında onları vefalı bir evlat gibi gerektiği şekilde uğurlamak olurdu. Ne yazık ki, bu gurbet denilen şey buna mani oluyordu.
Apartmanların bodrumunda yaşamak rutubet denen melanet bazılarımızın göğsüne yaman saldırırdı. Bodrumdaki ev güneşin ne olduğunu bilmiyorsa, güneş onun kapısından, penceresinden hiç geçmemiş ise, işte o zaman meydan boş kalır ve türlü türlü hastalık cirit atmaya başlardı. Kimi yakaladıysa hemen yere sererdi; nefes darlığı, öksürük feci şekilde yatağa yıkıyordu insanı.
Beraber kaldığımız arkadaşım nezle ve grip akınına uğradı. İlk günlerde hastalığı ihmal etti. “ne olur ki, biraz üşütmüşüm” diye geçirmeye çalışsa da, asıl nedenini biliyordum: Doktor ve ilaç fiyatların yüksek olması her hastanın bir kabusu haline gelmişti.
“Bir atkı ve bir de yün kaşkol yeter” dedi ve çalışmaya devam!..
İşe gitmediğin gün yevmiyen kesilir!
Birkaç gün sonra öksürük ağır bastı. İş yerinde kolileri taşıyamaz oldu. Patron durumu görse de “akşamları bir sıcak çorba içersen turp gibi olursun” diyerek pek fazla umursamıyordu hastalığı.
Beşinci gün oldu. Sabah uykudan kalktığımda; karşıda yer yatağı üzerinde yatan arkadaşımın tir tir titrediğini gördüm. Önceleri uyandırmaya çalıştım. Beni duymuyordu bile! İş yerinde göğüs hastalıkları tedavisi ile ünlü Zeytinburnu’nda bulunan Rum Hastanesinin adı geçmişti bir keresinde. Hemen bir taksi çağırdım ve arkadaşımı oraya götürdüm. Ulan fiş kesmeden, para ödemeden hiçbir hastaya bakmıyorlar! Şükür ki, üzerimde yeteri kadar para vardı. İçeri aldılar. Doktor muayenesini yaptıktan sonra; hastanın kontrol altında tutulması için hastanede birkaç gün kalmasını söyledi. Hastane masraflarını sordum, maaşımı birkaç ayına bedel değerde bir rakam söylediler. İşin daha bir garibi; hasta yanında refakatçi diye birisi kalırsa ondan da ayrı ücret alınıyormuş.
Arkadaşımı refakatçisiz hastanede bıraktım. İşime döndüm. Patrondan iyi bir azar da işittim. Olsun, arkadaş için değer.
Akşam hastaneye gittim görüştürmeyi yasakladılar. Durumu kötüymüş.
Çaresizlikten eve döndüm. O gece yalnızdım. Gözlerim odanın tavanına ilişti. Göğsümün daraldığını hissettim.
İçimden bir ses: gözünü sevdiğim Kerkük, sen nerdesin? Bağırmaya başladım.

 

*
Bu öykü Uluslar arası Kaşgarlı Mahmut Öykü Yarışmasında Mansiyon Ödülü almıştır (2008)
Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə