(Öykü)

 Her kesin keyif sürdüyünü fark etti. Dans ediyor, fıkra anlatıp gülüyor, bade çınlatıyorlardı... Sessizce  kapıyı açıp alkol, tütün kokulu o alemden koptu, nerdivenlerle bahçeye indi.   


Ay kocamandı, her tarafı nura boyamıştı. Önce zannetti ki, nihayet kar yağmış. Eyilerek yerden elleriyle kar almak istedi. Fakat parmakları toprağa deyince anladı ki,  bu yeni yıl da karsız geliyor ömürlerine.
Çok  uzaklarda küçük bir nokta kadar  ışık ışıldıyordu. Hayret. Anlaşılan, bunlardan başka da Yeni yılı bağda kutlayan varmış...
Sigara yaktı. Eskiden öyle sanırdı ki, bu hayatda hiç bir şey ebedi deyildir.  Bu yüzden de kendi başarısızlıklarının er ya da geç biteceğine inanırdı... Artık bu inancını bile kaybetmişti...
Asmaların arasıyla bir-iki adım attı. Aniden  hışıltı duyunca korktu ve... yerinde kala kaldı. Su kuyusunun yanında bir kadın ellerini göğsünde çaprazlayarak durmuştu. Kendisi de, elbisesi de sanki altındandı, yanıp tutuşuyordu.
Kadın onu görünce gülümseyerek:
- Siz de mi çıktınız?
Kadını tanıdı.  En köşede, Raufun yanında oturan kadındı.
-Evet, baktım, her kes bir birine karışmış, beni umursayan yok, çıktım...
Kadın ah çekerek:
- Aynı benim gibi.
Bir süre sonra  kendisini kadının karşısında ona soru sorarken buldu:
- Peki ya üşümüyor musunuz?
Ara sıra soğuk rüzgarın sesi duyuluyordu. Kürkünü kadının omuzlarına attı. Kadın azacık geri çekilerek:
- Kendiniz giyin, ben üşümüyorum... dese de daha sonra kabul edip:
- Teşekkür ederim. Montum için içeriye girmek istemiyordum da… dedi

Bir süre Aya baktılar. Kadın ellerini uzattı, sanki ayı  tutacakmış gibi:
- Hayatım boyunca bu kadar büyük Ay görmemiştim.
O da isteksiz şekilde yanıtladı:
- Ben de öyle.
Kadının bir adımlığında duruyordu. Parfümünun kokusu, aynı zamanda soluğu ona ulaşınca kalbi titredi, titrek sesle dedi:
- Size bir soru sora bilir miyim?
- beşini bile sora bilirsiniz.
- Siz Tofikin nesisiniz?
Kadın bu beklenmedik soru karşısında tutuldu. Cevap veremedi. Çabucak lafı değiştirdi:
- Sallanalım mı?
Salıncağa kalktılar. Sallandıkça Ay, sanki, onların başlarının üzerinde dönüyordu. Kadın neredeyse bağıra bağıra sordu:
- Sizin isminiz ne?
O da aynı kadın gibi bağırarak:
- Demin Tofik bizi tanıştırdı ya. Benim ismim Rıfat. Sizinkiyse Nergiz.
Bir süre salıncakta sallandılar. Rıfat kızının salıncakları sevmesinden, oğlunun şımarıklığından,  karısının kaygılarından bahsetti.
Nergiz dedi:
- Artık duralım,  başım dönüyor.
Rıfat istememesine rağmen kadının dediğini yaptı.
Taşın üzerinde oturdular.
Nergiz parmağı ile, sanki, taşın üzerinde resim çize çize sordu:
- Ne zamandan beri evlisiniz?
- Dört yıldır. Peki ya sizin aileniz yok mu?
Nergiz ah çekerek:
- Bir kızım var, evli.
Rıfat şaşırdı. Yüzündeki şaşkınlık karışık gülümser bir  ifadeyle sordu:
- Yoksa torununuz da mı var?
Nergiz resim çizmeyi durdurak:
- İnanmıyor musunuz? Siz bilirsiniz, inanmayın. Beş ay oldu artık, kızım evleneli. Benim 36 yaşım var. Siz sandığınız kadar da genç değilim... kocamsa öldü... Benim için...
Sonra ah çekerek sordu:
- Peki nasıl oldu da karınız buraya gelmenize izin verdi?
Rıfat da ah çekti:
- Kayın pederimin kendilerine has adetleri var: Her Yeni yılı tüm aile bir araya gelerek beraberce kutlar.
- Siz neden gitmediniz?
- Evlendiğimiz yıl gittim, ben gördüğümü gördüm.
Nergiz merakla Rıfatın gözlerinin derinliğine baktı:
- Ne gördünüz ki?
- Hiç... Ben sevmedin onların misafirliğini. Bacanaklarım öyle oturup kalkıyorlar ki,  sanki, onlardan başka erkek yok iyi yerlerde çalışıyorlar  ya... Bense basit bir televizyon usatasıyım... Ağzımı açar açmaz lafımı kesiyorlar.  Olur da abuk subuk konuşurum diye de karım durmadan bacağıma basıyor. Kayın pederim onlara «can» dediği halde, beni hiç umursamıyor bile... Her yıl eşime  diyorum, gitme oraya. Ağlıyor, benimle kavga ediyor, sonra da küsüyor. Benim de kalbim dayanmıyor,  izin veriyorum gitmesine. Çocukları  da kendisiyle götürüyor... Her Yeni yıl akşamı benim en tenha günüm oluyor. Bu gün de oturup televizyon izliyordum. Bir  baktım, Tofik beni arıyor, bağa toplanıyoruz. Açıkcası, şaşırdım. Kışın ortasında ne bağı bu? Ama kabul ettim. Arkadaşlarımı da uzun zamandır  görmüyordum. Biz ki dört arkadaşız: Tofik, Rauf, Akif, bir de ben...
- Dördünüzün de isminde «f» harfi varmış.
- Aa gerçekten!  Hiç dikkat etmemişdim.
Bir az sustular. Sessizliği bu sefer de Nergizin sesi bozdu:
- Bir şey desem, kızmazsınız ya?
- Tabi ki, hayır.
- Galiba, Tofikle aranız pek iyi değil. Ben dikkat ediyordum, o biri arkadaşlarınızla yaptığı şakaları sizinle yapmıyor...
Rıfat yeniden ah çekerek:
- Eskiden Tofikle çok yakındık.  Sonra Rauf katıldı bize, Tofikin bana olan sevgisinin yarısından Raufa da hisse düştü. Sonra Akif belirdi. Böylece, günlerin bir günü gördüm, fazlalığa dönüşmüşüm, unutulmuşum. Beni bu gün buraya neden çağırdıklarını da çok iyi anlıyorum. Buna derler, hatırın kalmasın.
Yine bir süre böylece sustular. İçeridekiler bir birlerini alkışa tutuyor, bacaklarıyla yere vuruyorlardı. Nergiz dedi:
- Keyif sürüyorlar.
Rıfat sesini yavaşıttı:
- Eski arkadaşlar, eski tanıdıklar, eski aşk... Sizin geçmiş aşkınız belki de hiç olmamış...
Nergiz gözlerini pencereye dikmişti. Rıfatsa, kendi kendine konuşuyordu sanki:
- Benimse bir sevdiğim vardı. Çok eskiden bir birimizi deliler gibi severdik. Çok sonralar duydum ki, meğer eskiden bir sevdiği daha varmış. Bunu kendime hiç bir zaman yediremedim...
Nergizin gözü pencereden kopmuyordu:
- Siz odadan çıktığınızda Tofik dans ediyordu değil mi?
Rıfat kendisiyle yaptığı sohbetine ara vermeli oldu ve kadının sorusunu yanıtladı:
- Sandığım kadarıyla hayır... Sohbet ediyorlardı.
- O siyah elbiseli kızla mı?
- Dikkat etmedim.
Nergiz ayağa kalkarak tedirgin şekilde yürümeğe başladı:
- Bir saate yakın, buradayım, kafası nasıl karışıksa, hala da orda olmadığımın farkında bile değil ...
Rıfat bu konuda çok düşünmüştü. İnsanlar tüm hayatı boyunca mutluluk arıyorlar, fakat hep ıztırap, çile, ölümle karşılaşıyorlar...
Nergiz sinirlendi:
- Siz erkekler hepiniz mi böylesiniz?  Önce yalvarıyorsunuz, önümüzde diz çöküyorsunuz, elde ettikten  sonraysa  kabalaşıyorsunuz, zehirliyorsunuz insanı. Bir hata yapmıştım zaten, azabını çekerek yaşıyordum. Bu da hayatımın ikinci hatası oldu. Şimdi de her halde o siyah elbiseli kıza tutuldu? Neden evlenmiyor? Baksana, kaç tanesinin hayatını mahv etmiş. Ondan da soğuyacak. Çiçek koklar gibi koklayıp bir kenara atıyor kadınları. Vahşi, yırtıcı, alçağın tekidir... Ben gerizekalıysa, onu seviyorum... Buraya da beni ondan dolayı çağırdı her halde ki, yeni sevdasından haber tutup onu rahat bırakayım...
Gürültü şimdi daha yakından gelemeğe başladı. Kapıyı açmışlardı. Nergiz umutla oraya  baktı. Fakat çabucak da kapattılar kapıyı. O, yüzü pencereye taraf dönük kaldı.
... Acaba, kaç saat oluyordu bahçeye  çıkalı? Rıfat bedeninin soğuktan donduğunu şimdi fark etti, o da ayağa kalktı, dolaşmaya başladı. Asmaların arasıyla uzun süre yürüdü. Geri döndüğünde Nergizi ağlıyor buldu.
- ... Annem vardı, katlanıyordum. Şimdiyse  her şey elimden çıkmış durumda. Nerede bir ihtiyar görsem, kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi oluyor. Sanıyorum annemdir karşımda dayanan. Ona hep hizmet etmek istiyorum... Komşulukta bir karı var. Hep ona yardım ederim . Bir keresinde dedi: «Allah seni mesut etsin». Kulaklarıma inanamadım , tekrar söylemesi için sordum: «Nasıl, sen ne dedin?»  Bir daha tekrarladı. Dedim, ben kim, mutluluk kim? Yeni yıl ağacını süslemistim. Bisküvülü  pasta da yapmıştım. Dedim, belki kızım gelir. Dünürlerim beni  Tofikle olan tanışlığım yüzünden sevmiyorlar . İzin vermediler kızın gelmesine. Belki de, hiç kendisinin de gönlü olmadı. Arayıp sadece yeni yılımı kutladı. Hepsi bu kadar... Gittim karının yanına. O da hiç olmazsa kulak arkadaşı olurdu bana. Baktım, onun da oğlu gelmiş onu alamağa. Dedim, ne mutlu sana. Hiç olmazsa, bayramdan-bayrama hatırlanıyorsun... İki yıl önce yeni yılı üçümüz kutlamıştık: annem, ben ve kızım. Geçen yıl kızımla ben beraberdik. Bu yılsa yalnız kaldım... Televizyon da çalışmıyor. Oturup yeni yıl ağacına bakıyordum ki, bir de senin arkadaş Tofik aradı...
«Televizyon çalışmıyor» kelimesi, sanki, Rıfatı yerinden kıpırdatdı:
- Neden çalışmıyor ki televizyonunuz?
- Bilmem, beyazlıyor, ses falan da yok...
Rıfat gözlerinde azacık ışık, hemen yanıt verdi:
- Ben neden olduğunu anladım, onu tamir etmek sadece bir dakikamı alırdı...
Kapı yeniden açıldı. Nergiz yine umut dolu bakışlarla oraya bakındı. Kapı kapanınca sordu:
- Burdan şehre kadar kaç saatlik yol var?
- 40-45 dakikalık.
- Yeni yılaysa tam bir saat var...
Rıfat yine sigara yaktı. Ne kadar tuhaf: insanlar her yeni yıl akşamı konuşup, gülüp, parti yapıyorlar, eğleniyorlar... Peki ya kazandıkları ne oluyor? Aslında,  ömürlerinden bir yıl daha kaybediyorlar . Kaybı içinse insan hiç bir zaman sevinmemeli. Bir yakının öldüğünde tantana mı yapıyorsun?
... Nergiz bir daha tekrarladı:
- Ne dersin gidelim mi? 
Rıfat cevap vermedi.
- Neden susuyorsunuz? Bırakın anlasınlar  bizim de gururumuzun olduğunu. Siz televizyonu tamir edersiniz, ben de size pasta ikram ederim.
Rıfatın kolundan yapıştı:
- Allah aşkına, gidelim.
Rıfat hafifce dartınarak:
- Ama olmaz, yakışı kalmaz...
Nergiz dargınlığını gizletmeyerek bir adım öteye gitdi:
- Peki ya onların… onların yaptığı yakışı kalıyor mu?
Bazen insanlar nedense yalan söylemek, olduklarından farklı bir karaktere dönüşmek mecburiyetinde kalıyorlar. Bu gün seni hoşnut eden, sana faydalı olan bir ilişki artık yarın bukağıya dönüşüyor, yeni ilişkilere doğru giden yolunda sana engel oluyor... Ondan kopmağa mecbur oluyorsun, ayağına dolanmış demir zencir gibi onu ezerek, çamurda bırakıp gidiyorsun...
Ama bunun yanı sıra da, «yakışı kalmaz» düşüncesiyle  bu yaptıklarını ondan gizlemek mantıksızlığına da baş vuruyorsun... Çıplakken, kendini elbiseli gösterdiğini zannediyorsun...
... Rıfatın içeri girmesiyle çıkması bir-iki dakika sürdü:
- İşte montunuz. Allahtan, yalnızca sizin montunuz beyazdı, yoksa şaşırıp kalırdım... Ama ne yazık ki, beni gören oldu...
Ay bir az daha büyümüş, hava bir kadar daha soğumuştu. Kanalın kenarıyla gidiyorlardı. Yol eğri büğrüydü. Nergiz sürkdükce Rıfat onun kolundan tutuyordu.
- ... Siz televizyonu düzeltirsiniz, ben de çay ısıtırım. Yemek hazırlarım, pastayı keserim. Tabaklar zaten hazır duruyor masanın üzerinde.
Rıfat öksürdü.
- Galiba, üşüttünüz? Her şey benim yüzümden oldu, kürkünüzü elinizden aldım...
- Önemli değil.
- İsterseniz, sırtınıza bardak atarım. Hatta keçi yağıyla da sıvazlarım...
Bu söylenenleri hayalinde canlandıran Rıfat kendini naza bile çekti:
- ... Şimdiden söylüyorum: ben hint çayı sevmem, varmı  Azeri çayı gibisi?!
- Peki yemeklerden hangisini seversiniz?
- Fark etmez. Bugüne kadar benim isteyimle hiç yemek hazırlanmadı.
- Bu gün hazırlanır. Ben sizin sevdiğiniz yemeği pişiririm, siz de albüme bakarsınız. Kızımın her yıl doğum gününde resimlerini çekmiştim. 18 tane resim. Arkadaşınız da pek severdi resimlere bakmağı...
Nergiz ah çekti... Yüzündeki deminki donuk ifade yeniden geri döndü.
Bir kadar da böyle yürüdüler. Virajı saptıklarında  şehrin ışıkları gözüktü. Rıfat seviçle bağırdı:
- İşte, mikrorayonun ışıkları... Ev şimdi sıcacıktır... Dans etmeyi beceriyor musunuz ?
Nergiz arkaya bakıyordu:
- Montu alırken gören olduğunu söylemiştiniz değil mi?
Rıfatın adımları aniden  ağırlaştı. O, üzüntülü bir sesle:
- Evet oldu, - söyledi.
Sessizce gitmektelerdi. Ara-sıra rüzgarın sesi duyuluyordu.  Birden  arkadan sinyal sesi duyuldu. Araba ışığını onların üzerine yöneltmişti. Nergizin sesi titredi:
- Bu o...
Rıfat da derinden nefes alarak:
- Evet. dedi
Şehre çok az kalmıştı. Nergiz Rıfatın kolundan yapıştı:
- Hadi koşalım.
- Ama olmaz ki...
- Hayır, bal gibi de olur. Anlasın benim kullanmaklık ber eşya olmadığımı. Farkına varsın artık ki,ondan kaçıyorum, ondan nefret ediyorum...
Gerçekten  de, koşmağa başladılar...
Galiba, araba da hızını artırdı. Nergiz soluk almakta zorlansa da, kesik kesik  sözler söylüyordu:
- Deliriyordur şimdi... Bırak delirsin...
Sonra durdu:
- Zavallı. Bırakalım yetişsin bize. Bu eğri büğrü  yolda biz ondan daha hızlı gidiyoruz...
Rıfat da durmak mecburiyetinde kaldı. Onun gözünde bir alem uçup dağılıyordu: sıcacık oda, beyazlayan, sesi falan çıkmayan televizyon,süslenmiş yeni yıl ağacı, bisküvülü pasta...
Nergizin sesi, sanki, çok uzaklardan geliyordu:
- Ben onun peşimden geleceyini biliyordum. Görürsünüz, şimdi nasıl pişman olucak...
Susup arabanın onlara yetişmesini beklediler. Bu bir an bir yıl kadar uzun oldu sanki.
... Araba Nergizin önünde durdu, şişman bir erkek arabanın camından başını çıkarıp üzülerek  dedi:
- Koşmanızdan anladım ki, çok üşüyorsunuz... Fakat malesef  yerimiz yok... Kendimiz zar zor yerleştik... Dedik, gidelim de bağda mangal yapalım...
Rıfat araba ötüp geçtikden bir süre sonrasına kadar  bakışlarıyla ona eşitlik etti. Arka «stop»ların kırmızı ışığı  görünmez olduktan sonra ah çekti, Nergiz tarafa dönüp titrek sesle:
- Belki, dönelim? Diye sordu…
Nergiz hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Göz yaşları Ay ışığında pırlanta gibi parlıyordu.

Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə