VARİS 
(
http://varis.az;
AZERBAYCAN)

 Düşünüyordum ki, kendi istemeden dünyaya gelen ve kendi istemeden dünyadan giden insanın etrafdakı her şeyi kendi iradesine tabi kılmak isteyi nasılda mantıksız ve acılıdır...

 

 ***
 Çok akılalmaz bir hobim vardı. Son zamanlar gelişen her olayın içeriğini bulmaya zaman harcıyordum. Ünlü uyumu bir olan bir sözü seslendirdikte öbürünün öncekiye cevap olarak aynı sırayla devam etmesi kanunu bana, hatta insanın kendisinde, kalp çarpıntısında bile kendini göstermeli idi. İki seven kalbin uyumunun aynı olması kanaatini, her halde, benim beynimden hiç kimse koparamazdı.

 ***
 Güneşin işikları ne kadar zayıf olsa da, demir raflara dizilmiş gümüş eşyaları parlatmaya yeterlidir.  İnce bıçaklar, kaşıklar, çatallar, büyük tabaklar, meyve vazoları, şarap sürahileri… güzelliği doyumsuz olan büyük eski mumluk... bir birinden keskin, azametli, oyma desenli eski hançerler… ayrı-ayrı kendi parçaları, ölçüleri ile seçilen bu eşyalar sanki parlak, şaşılacak kadar büyük bir levhaydılar.
 Moskova çayının kıyısındakı bu gümüş pazarı her gün kiracısı olduğum eve dönerken mutlaka ziyaret etdiğim büyülü bir yerdi. Yolumun üstünde dikkatimi çeken başka bir yerse altında oturup ya çay içen ya domino oynayan ya da sadece konuşup-gülen işçilere tavanlık eden salkım söğütlüktü. Burda kocaman spor kompleksi dikiliyordu. Kompleksi inşa eden işçiler çoğunlukla yabancılardı. Yerellere – Rusa az tesadüf ediyordum. Onlar burada tahta barakların üzerinde yaşıyorlardı. İçlerinde çeşitli halkların temsilcilerine rastlayabilirdin: Türklere, taciklere, moldovalılara, romanyalılara, ukraynalılara …
 İnşaatın aşağı kısmında salkım söğütlükten tahminen 10-15  metre uzaklıkta yüksek bayrak direklerinden çeşitli ülkelerin bayrakları asılmıştı. Elbette ki bana bu yaban elde en doğma olan ay-yıldızlı al kırmızı Türkiye bayrağıydı. O bayrağa her gün bakıyordum, çizgileri aklıma kazınmıştı. Aşağı kısmında iki karışlık bir yer ufacık çizilmişti…
 Bazen rüzgarlı havada bayrakların rüzgarda çıkardığı ses odamın içine doluyordu. Bu anlarda aklım karışır, elimdeki yazı işleri bir hayli gecikirdi. Bayraklar çoğunlukla güneşin evime düşme açısında kesişiyorlardı. Ama günün belirli saatlerinde her halde güneşin ışıkları penceremden içeri dolup yazı masamı, koltuğumu, kitap rafımı ve rengi solmuş kanepemi selamlıyordu.
 Bazen çok enteresan bir olayın da tanıkı oluyordum. Gümüş pazarındakı gümüşlerin ve Moskova çayının hırçın sularına düşerek güneş şafakları müthiş ışıltı yaratıyor, bu ışıltını bizim 16 katlı binanın caddeyi gören bütün pencelerinde ve benim de penceremde yansıtıyordu.
 İş saatim sabah saat 8-de gümüş bardağıma koyduğum koyu şekerli çayımı içtikten sonra 2 saylı arşiv idaresine gitmekle başlıyor, akşam saat 6 gibi bir topa tozlu, nem kokulu belgelerin mektupların kopyasını çıkararak eve dönmemle bitiyordu. Evde ise eve getirdiğim yeni kağıtları araştırmakla başladığım monografini yazmaya devam ediyor, gümüş bardağıma tekrar-tekrar eziyet vererek geceyarısına kadar çalışıyordum.
 Günler aynı hızla geçiyordu. Moskovanı bu kocaman megapolisi hiç gezip göremiyordum. Vatanı özlemeğe bile vaktim olmuyordu. Ev, yazı masası, kağıtlar, arşive giden yol, arşivin toz kokusu, geri dönerken gümüş pazarı, işçi evleri, nihayet yeniden ev… ve bir de bazen girip gıda ve sigara aldığım 157 numaralı dükkan.
 Araştırdığım konu ilginçti. Ama ilginç olduğu kadar zor, çoğunlukla çözümü imkansız matematik sorularına benzeyen karmaşıklılıktan oluşuyordu. “rezonans sırasında Taktik dahil olmayan hafif etkilerin titreşim amplitudasını dev miqyaslara ulaştırması”
 Bir süre arşivde hatta “İncil” kitabında yazılan sırr dolu bir hadise İyerihon kilsesinin ibadet zamanı yıkıldığını araştırmışdım. Asıl gerçekde bu garip olay  kilsede nefesli enstrümanlarla çalınan müziğin sesi ile dua okuyan insanların seslerinin önemli kısmının üst-üste düşmesi ile gerçekleşmişdir.
 Başka bir zaman bana 1906-cı yılda Sankt-Peterburgda gerçekleşen akılalmaz bir olay hakkında malzeme bulmak müyesser olmuşdu. Kavaler eskadronu Mısır köprüsünden geçerken iyi eğitim görmüş atların net, düzenli, senkron adımları köprünün iç titremesiyle rezonansa girmiş ve köprü bir anda dağılmıştı.
 Zamanın olduğunda eşofmanlarımı ve spor ayakkabılarımı giyinip sigaramıda yakarak bahçeye inme şansınıda kaçırmıyordum.  Böyle durumlarda bahçeye inip kapı komşum aksakallı Vera Timafeyovna ile boş konuşmaktansa arkakapıdan sokağa çıkıyordum. Kocaman cadde boyu sayısız arabaların sesi, tikintiden gelen araçların sesleri, işçilerin seslerine karışarak Moskova çayının rahatlığını elinden alsa da niyeyse benim sinirlerimi bozmuyordu. Bu küçük zaman dilimi beni sessizlikden, kendi egomdan ayırıp, büyük sesli gürültülü dünyanın bir parçası olmama yardım ediyordu.
 Sigarayı içtikce bir kaç adımlıktakı salkım söğütlükde, tahta masa-iskemlede oturan işçilere bakıyordum. Bana en yakın mesafede üç çinli, iki romanyalı, iki belarus, iki moldovan ve bir Türk yaşıyordu. Türkün ismi Emreydi. Bazen selamlaşıyor azda olsa konuşuyorduk.  Öyle çok yapılı biri değildi, sıskaydı.  Yaşı 22-23 civarındaydı. Çinliler çılgındılar, sık sık diğerleri ile tartışıyor hatta kavga ediyorlardı, kendi arkalarını kolluyorlardı. Romanyalılar ve Moldovalılar kırmızı şarap içtikden sonra çılgınlaşır, şarkı söyler konuşur gülerdiler. Belaruslar üst başlarını temizler çayın sahiline inip orda gezen yerli kızlara yakınlık etmeye gayret gösteriyorlardı.
 Emreyse somurtkan insanlarla iletişim kurmayan biri olarak dikkatimi çekiyordu.  Bazen diğer inşaatlardakı Türk işçilerin yanına sohbet etmeye gitsede daha çok içine kapanıklığı ile hayelperestliği ile akılda kalıyordu.
 İşçilerin sohbetlerine dikkat etdikde görüyordum ki, onlar milliyetçı çıkışları seviyorlardı. Her biri kendi milliyetini övüyordü. Böyle anlarda aralarında tartışma hatta kavga bile oluyordu. Bayrakların fonunda resim çekinmek onların en büyük hobisine dönüşmüştü.  Biri poz veriyor diğeri ise telefonla çekiyordu. Sonra yerlerini değıştiriyorlardı. Çeken çekiliyor, çekilen ise çekiyordu.
 Bazen de işçiler güreşiyor kendi aralarında en güçlünün kim olduğunu belirliyorlardı, galibiyyetlerini kendi devletlerinin, haklarının galibiyyeti gibi düşünüyorlardı. Emre bu uğraşlardan da uzaktı. Içimden az kala onun vatansevgisinede şüphe yaranıyordu.
 Günler hızla geçiyor, ekimin gelmesiyle bulutlu havaların  çoğunluğu içimde bir keder senfonisi seslendiriyordu. Artık gümüş pazarından ve Moskova çayının sularından kopup gelen ışıltıya rastlanmıyordu. Çayın sahilinde dinlenen insanların da gülüş sesleri, yüksek sesle dinlenen müzik sesleri de  gelmez olmuşdu.
 Bilimsel işimde çok ilginç bir noktaya gelip çıkmıştım. Demek, eğer sesin gücü yeterli kadar güçlü oldukta o, hatta canlı organizmada mekaniki, fizyolojik, psikolojik etki ede bilir. Hatta insan organizmasında öyle noktalar varki, dış etkenle rezonansa girmeye açıktır: göğüs, kafatası iç boşluklar ayrıca k-araciğer kalp ve kemikler... ve eğer rezonansın inforseslerinin mekanik titremesi 185-190 desibele ulaşsa akciğer alveollarının dağılması ile insan derhal öle bilir.
 Olay şundan ibaret ki, canlılar için doğal tehlike olan infroses doğada yaygın bir kavramdır. Bu depremler, taşkınlar, kasırga, sel, vulkan püskürmesi gibi doğal afetler zamanı ortaya çıkıyor ve onun dalgaları çok büyük mesafeleri ulaşıyor. Doğal afetler sırasında insanlarda oluşan psikolojik gerilimler: kitlesel paniğe düşme, halisünasyonlarsa infroses titremelerinden oluşan içgüdüsel korkunun sonucudur.
 Sinoptikler ilk kar vad etmişlerdi. Arşivden yeni dönüp gelmiş, donmuş ellerimi sobada ısıtdıktan sonra pencerenin önünde oturarak çaydan yudumluyor, sonsuz caddeye onunla bir akan çaya bakıyordum. Gri bulanık bir manzara idi. Gökyüzü bomboştu, çayda, caddede...  hatta giden rengareng arabalar, direklerdeki bayraklar da bu griliğe bulaşmıştılar. iri yağmur damlaları penceremin demir ayaklığına çarpmaya başladığında sandım ki, yağmur kısa sürede sulu kara dönüşecek.
 Biraz sonra yazı masama döndüm. Yine sonsuz beyazlığa kalemimle halel getirerek hey yazdım, yazdım... harfler, sözler, cümleler beni kendi sihriyle nasıl büyülemişlerse başladığım kısmın bitmesi zorunluğuna nasıl emindimse, saatin 02.44 olmasını gördüğüm sürece yazı masamdan ayrılmadım...
 Kalkıp mutfağa gitdiyimde anı olarak kulağıma şırıltı sesi geldi ve pencereye taraf baktım. Sanki varilden su döküldüğüne tanık oldum. Bu neydi böyle, demek ki yağmur hala dinmemişti. Kendisi de o kadar şiddetle yağıyordu ki…
 Moskovadan yaşadığım sürece böyle leysanın şahidi olmamıştım. Biraz korktum, içime dolan sonbahar kederi kendi resmini deyişerek yeni biçim aldı.
 Ertesi sabah uyandığımda yağmurun dünkündende şiddetle yağdığını gördüğümdeyse heyecan ve korku geçirdim.  Derhal televizyonu açıp haberleri izlemeye başladım. Haberler ruhumu ezip çiğnediler sanki, “ şiddetli yağmur gün içinde devam edecek. Gün içinde bir aylık sınırı kadar yağmur yağacak.“
 Benim sevimli işim ...arşiv.. yeni belge ve mektuplar.. ya bunu nasıl yarıda bırakmak olurdu..? Bu gün “Maria Selesta” gemisinin tayfasının Pasifik okyanusta muammalı şekilde kaybolmasıyla ilgili araştırma yapacaktım. Bu gemi sahilden yüz mil uzaklıkta hiç bir zedesiz enkazsız bulunmuştu.  Her şey yerli yerinde idi. Hatta içinde yemek olan kazanında altı yanıyordu. Kaptanın odasında sigarasıda dumanlanıyordu. Ama sanki gemidekiler gayba çekilmişti, kimse yoktu...
 İhtimale göre, okyanusun o kısmında kuvvetli infroses yaranarak bütün tayfayı panik etmiş ve kütlevi psikoz sonucu bütün ekipaj suya atlamıştı.
 Neyin pahasına olursa olsun arşive gitmem gerekti. Öldürücü ilgimi boğa bilirmiydim? Beremi takıp yağmurluğumu giyindim. Ayağıma üst-üste iki çorap giyindim ki, ayağım fazla ıslanmasın. “Uzunboğazlı çizme almam gerekti, sıradan çizme değil.” Söyleyip kendi kendime söylendım. Şəmsiyyemi alıp aşağı inerken yolda Vera Timofeyevna ile karşılaştım. Büsbütün su içerisindeydi. Elindeki su akan şeffaf poşetin içinde ekmek gözüküyordu. Işe gitdiyimi duyduğunda çok söylendi. Caddeye sözün asıl anlamıyla sel gelmişmiş, caddede kimse yokmuş, trafik felç vaziyyetindeymiş. Kadın beş adımlıkdakı markete nasıl güçlükle gidib geldiğini anlatmaya başladığında her şeyi kendi gözümle görmek için gitmeyi kararlaştırdım. Arkakapını açarak dışarı çıkmak istedim. Yok, gerçekten sanki varille su dökülüyordu. Elimi yağmura tutdum, yağmurun gücü elimi aşağı düşürdüğünde pişman olarak geri döndüm “ Allah sonunu hayır etsin” dedim.
 Çay demleyip bardağıma koydum ve gelip pencerenin altında oturdum. Görüntünün oldukça zayıf olmasına rağmen sokakda neler olduğundan haberdar olmak için inatla gözlerimi boşluğa dikdim.
 Acaba bu kadar suyu gökyüzü nasıl tutuyor? Bulutlar doğal depo olarak umman suyun ağırlığını acaba nasıl tuta biliyor? Uçakla uçduğumda bulutları çok yakın mesafeden seyr etmeyi seviyorum.  Ve hepde onların yağmur sularını hangi organlarında sakladığını belli etmeye çalışıyorum. Ama ne yazık ki, bunu öyrenemiyordum.
 Nasıl oldusa uykuya daldım. Geç uyuyub erken uyanmak alışkanlığı içimde yılların uykusuzluğunu saklamıştı. Ve şimdi bu uykusuzluk eline fırsat düşmesiyle kendini belli etmişti. Karmakarışık ruyalar görüyordum.  Susuzluktan kurumuş toprakla ilerleyen deve karvanı ... yıllardır hasret kaldığım doğma Azerbaycanım, ailem... arşivin belgeleri üzerinde uçan beyaz güvercinler...
 Haykırış, feryat sesleri bir birine karışmıştı imdad sesleri duyuyordum yardım istiyorlardi. Bu gördüyüm rüyanın devamımıydı?
 Yağmur sesi, uğultu, gürültü...
 Ama hayır, ben uyanığım... peki bu sesler ne? Aniden kendimi pencerenin karşısına atdım ve gördüyüm manzara karşısında damarlarımda kanım dondu. çay kendi mecrasından çıkıp beton kenarlıqları dağıtarak karşısına çıkan her şeyi önüne katmıştı.
 Duramazdım, mutlaka belaya uğrayanlara yardım etmek gerekti. Hem de kısmet olsa selin infrosesinide dinleye bilirdim.
 Bu defa düşünmeden kendimi sokağa atdım. Apartman kısmen yukarda olduğundan sel sularl hala bu seviyeye gelmemişti. Ama cadde tam olarak suyun altında kalmıştı.
 Bazen çatıları yukarda kalmış otomobiller ve suyun üzerinde yüzen eşyaları göre biliyordun. Sıradakı su hamlesi ikinci katıda kendi içine aldı. Gümüş pazarı, tikilen idman kompleksi, işçi evleri....
 Bir anda suyun üzeriyle haraket eden büyük ışıltı dikkatimi çekti. içimden derin bir üzüntü geçdi. Gümüş eşyalar yüzerek aşağıya doğru gidiyordu. Bu o tabaktı, bu mumluk buda hançer... işçileri dışarıya akın ederek evlerindeki eşyaları kurtarmaya çalışıyorlardı.
 Yağmur beni ıslatıp öyle bir hale getirmişdi ki, ıslak elbislerim hem vücuduma ağırlık ediyordu, hemde soğuk ekim günün ayazına hedef almıştı. Kime yardım edeceğimi, felakete duçar olanlara ne gibi fayda sağlayacağımı düşünerek etrafıma bakıyordum.
 Sıradakı ani hamle bayrak direklerine oldu. Ve aniden rengareng bayraklar gri suyun üzerine dizildi.
 İlk girişimde bayraklara en yakın olan çinlilerden biri elini uzatarak onlardan en yakınında olanlnl durdurmak istedi. Ama güçlü akınla gelen su taviz vermiyordu. Bayrakları kendi ile götürüyorduş ve tam ortada bayrak girdabı yaratdı. Ani olarak gözüm sulardakı al kırmızı bayrağı gördü.  Bilmeden bir acı kapladı içimi. Hatta gözlerim doldu. Burada, bu uzaklıkta benim için en doğma olan şey bu bayraktı çünki... işçilerde acıyarak giden bayraklara bakıyordu bu doğal afetin karşısında ne yapacaklarınıl bilmiyorlardı. Bayraklar hala girdapdaydılar. Su akını hala onları çayın koynuna atamamıştı.
 Tam bu sırada akılalmaz bir olay oldu. Emre işçi evlerinin üzerine çıkıp ordan inşaatın duvarıyla sürünerek gitmeye başladı. İş arkadaşları ne kadar çağırsalarda o geri dönmedi. Nereye gidiyordu acaba? İlk anda aklıma hiç bir şey gelmiyordu.
 Ve Emrenin aşağı kata inip yüzerek bayrak girdabına doğru yüzdüğünü gördüğümde hayretler içerisinde kaldım.  Bu göz göre-göre ölme gitmekti. Qayrı ihtiyari “Emreeeeeee” diye bağırdım ama sesimi su sesi boğdu.
 Emre bayraklara çok yaklaşmışdı. İçimde sevinç kıvılcımları uyandı. yani o niyetini hayata geçirebilir miydi? Bu akılalmaz gayri-mümkün görünen misyon gerçekleşebilir miydi?
 Aniden  güçlü bir su akını Emreye çarparak onu sularda gözükmez etdi. İçimden bir şeylerin kopduğunu hiss edib acı-acı ağladım. Takatsizdim dizlerim büküldü. Hem çok üşüyordum hemde çok sıcaktı. Birisi küfür ederek beni apartmana doğru götürdü. Bu ağır küfürlerin Vera Timofeyevnadan geldiyini anladğımda artık kendimden geçdim.

 ***
 Acaba kaç dakka, saat ve ya gün geçmişdi? Kendime geldiğimde ilk olarak gözlerime güneş ışıltıları çarpdı. Kurumuş dudaklarımı ıslatıp zorlukla yatakdan kalkdım. Pencereye yaklaşıp felaketin oluşdurduğu manzaraya caı-acı bakdım. Her şey mahv olmuşdu. Demir tahta birikintileri kötü bir görüntü oluşdurmuşdu. Moskova çayıysa sanki hiç bir şey olmamışcasına kuzu gibi sessizdi.
 Birden gözlerime sanki ışık doğdu. Kocaman kaldırıcı kranın gövdesine tutdurulmuş ay-yıldızlı, aşağı kısmı azıcık çizilmiş kırmızı bayrak dalgalanıyordu.
 Gözlerime inanamadım. Onları bir daha ovuşdurub bu muhteşem manzarayı seyretdim. Dilimin ucundaki sözü haykırarak söyledim “afferim sana Emre”
 Budami bir rezonansdı? İnsan kalbinin titremesiyle bayrak sevgisinin titremesinin uyumu...
 Kapının önünde duran ve bana sıcak süt getiren Vera Timofeyevna şaşkınlıkla ne olduğunu bilmek istediyinde ondan rezonans ve infrosesle ilgili bir çey bilip bilmediğini sordum. O “boş boş konuşma, gel sütünü iç sana iyleşmek gerek” ve o anda keyfim biraz daha düzeldi.
 Elbette kısa zamanda iyleşmeli ve hayata dönmeliydim. Yarım kalan işlerin hepsini bitirmem gerekti. Ve en önemlisi ben artık düşünmeyecektim ki, kendi istemden dünyaya gelen ve kendi istemeden dünyadan giden insanın  etrafdakı her şeyi kendi  iradesine tabi kılmak isteği mantıksız ve gülüncdür...

Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə