Afak ŞIHLI
 
 Ninemin aziz hatırasına...
 
 ...Tavanı seyretmekten yorgun düştü ve odadaki eşyaları gözden geçirmeye başladı. Bu odadaki eşyalarla onun arasında görünmez bir bağ vardı; her şey ona tanıdık, yakın, sevimli görünüyordu. Bütün eşyaların farklı bir hatırası, farklı bir geçmişi vardı. “Şimdi eve eşya almaktan kolay ne var?” diye kendi kendine söylenen Kızılgül nine, geçen gün Kumru’nun: “Hatice’nin kızına cehiz almaya gidiyoruz” dediğini hatırladı. Gerekli tüm eşylaların bir gün içinde alındığını da bilen Kızılgül nine söylenmeye devam etti: “Bizim zamanımızdaki gibi değil ki şimdi... Rahmetli babam, işte şu komüdini bulup da alana kadar, Tiflis’e gidip gelmekten yorgun güşmüştü. Bu komüdine, o zamanın parasıyla, tam iki inek parası saymıştı. Bizim canı sağ olasıcalar da, evi tamir edip eşyaları yenilerken, bunu çöpe atmayı istediler. Ay balam, siz ne yapıyorsunuz? Bu benim cehizim, üstelik ata yadigarıdır! Demesem, çöpe atacaklardı. Çocuklarım, torunlarım öyle gülmüşlerdi ki… Gerisini ne ben söyleyeyim…” 
Kızılgül nine kendi kendine gülümsedi, torunlarını düşündü o an. Çok şükür kimsesiz değildi, beş çocuk anası; on iki torun ninesiydi. Çocukları da, torunları da, bu evde doğmuşlar, dünyaya gözlerini bu evde açmışlardı. Sonraları evlatlarını birer birer kendi koynuna çeker şehir, torunlarını da bu topraktan koparmış, Kızılgül nineyi yapayalnız bırakmıştı.
Ah, o eski zamanlar.... Kızılgül nine daha tan yeri ağarmadan yataktan kalkar, inekleri sağdıktan sonra tavukları yemler ve bahçeyi süpürürdü. Kimseyi uyandırmamak için ayaklarının ucuna basarak yürür, çocukların yattığı odanın kapısını yavaşça kapatır ve süt makinesinin kurma kolunu cıırrr, cırrr, döndürerek kaymak çıkarır, tereyağda yumurta pişirir, közde ekmek ısıtırdı. Kahvaltı sofrasının eksiksiz hazırladıktan sonra, büyük bir hevesle çoluk çocuğa seslenir, onları bir bir uyandırırdı. Rahmetli eşi İlyas Ağa, onun böyle yalnız koyup gitmeden önce, bütün bu işleri birlikte yaparlardı. Eşinin ölümünden sonra bütün ömrünü torunlarını büyütmeye adayan Kızılgül nine, şimdi yapayalnız kalmıştı. Oğulları ona düzenli olarak harçlık gönderiyorlar; yılda bir iki kez ziyaretine gelip bütün ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılıyorlar; kışlık odun, kömür ve erzakını tedarik ediyorlardı, ama onun gönlünün istediği sadece bunlar değildi. O, yanıbaşında sevdiği insanların sesini, nefesini, onların şen gülüşlerini, kahkahalarını da duymayı istiyordu. Ama o, bütün bu yalnızlığına rağmen konu komşusuna durumunu sezdirmiyor, evlatlarından hiç yakınmıyordu. Ne zaman söz açılsa: “Allah viran etsin bu köyü! Bu köyde iş güç yok, diye göçüp gitti anası ölesiceler,” diyor sonra ekliyordu: “Ne yapsalardı? Başka çareleri var mıydı? Ben yalnız kalmayayım diye, yıllarca okuduktan sonra aldıkları diplomaları duvara mı asacaklardı? Bin bir zahmete katlanarak boşuna mı okuttuk onları? Vallahi, her zaman beni de çağırıyorlar: “Ana, gel bizimle birlikte kal,”diyorlar. Ama ben zavallı, ben kara günlü o mapushane gibi şehir evlerine sığamıyorum. Bazen kışın soğuk günlerinde beni de alıp götürüyorlar ama bir hafta sonra içim daralıyor, bunalıyorum. Burada torunlarım için can atıyor, onları özlüyorum; onların yanına varınca da bu yıkılası viranenin hasretini çekiyorum, adeta burnumun direği sızlıyor. Elbette, burada yel estikçe ceviz dökülmüyor; ama yine de bu toprak çekiyor insanı, özlüyorum...”
 Kızılgül ninenin sağlığı yerinde olduğundan kimseye muhtaç olmuyordu. Köyün bir başından girip öbür başından çıkıyordu. Pazardan ihytiyaçlarını kendisi alıyor, ekmeğini de kendisi pişiriyordu. Evinin bütün işlerini düzene koyan Kızılgül nine üstelik bağ bahçenin işlerini de yapıyordu. Ama son iki yıldır takati kesilmiş; iyice elden ayaktan düşmüştü. Artık yaptığı işleri tamamlayamıyor, kendi kendini idare edemiyordu. Köyde yaşayan akrabaları, komşuları, arasıra gelip onu ziyaret ediyorlar, bazı işlerine yardımcı oluyorlardı. Havalar soğumuş, Kasım ayı girdiğinde ise, Kızılgül ninenin durumu iyice ağırlaşmıştı. Komşusu Hatice kadın, şehre bir adam göndermiş, Kızılgül ninenin oğullarına. “Anneniz çok hasta, köye gelin,” diye haber yollamıştı. Oğulları ise, çocuklarının eğitimini bahane edip ancak yarıyıl tatilinde gelebileceklerini bildirmişlerdi. O zamandan beri gözleri yolda kalan Kızılgül nine, günleri bir bir sayıyordu.
 Yakın akrabalarından birinin kızı olan Kumru, her gün öğle vakti Kızılgül nineyi yoklamaya geliyordu. Kumru, gelirken bir tabak yemek getiriyor; Kızılgül ninenin karnını doyuruyor, giderken de yıkanacak elbislerini alıp götürüyordu. Kızılgül nine her defasında: “Ay Kumru, okullar ne zaman tatil olacak?” diye soruyordu. Kumru gittikten sonra ise, yastığının altından, üzerinde Kız Kalesi’nin resmi olan ve Hatice kadına ısmarlayıp pazardan aldırdığı küçük takvimi çıkarıp bakıyor, hiçbir şey anlamadığı için tekrar yerine koyuyordu. 
Hayallerinde hep torunlarının başını okşayan Kızılgüş ninenin gözleri doldu. Yağlığının ucu ile yanağına inen yaşları sildi ve gözlerini yeniden tavana dikti. Tavandaki tahtaların kaç tane olduğunu, hangisinin kalın, hangisinin ince, hangisinin dar, hangisinin geniş olduğunu artık ezbere biliyordu. Bakışları, tavandaki bel veren tahtalarının üstünde donup kaldı. “Rahmetlik, Küçük Kazım’a, o gözü kör olasıcaya: “Ay Kazım, bu tahtalar bel verecek” demişti. Zalimin oğlu Kazım da çok aksi bir adamdı; bildiğinden hiç şaşmamıştı.”
Evin yapıldığı anlar, gözlerinin önüne geldi. İlyas ağa, o zamanlar çok genç idi. Orta boylu, ince yapılı, güleç yüzlü bir adamdı. Kimsenin hatırına değmez, kimseyi incitmez, herkes ile iyi geçinir, elinden geldiğince de fakir fukaraya yardım etmeye çalışırdı. Kızılgül nine de, o zamanlar tam bir “Kızılgül” idi ve köyün bütün kadınlarından gözel, tüm kadınlardan yiğitti. Gençliklerinde, birbirlerine öyle yakışırlardı ki, görenler hayrette kalırlardı. Onların mutluluğuna sevinenler de vardı, gıpta ile bakanlar da... O zamanlar, köyde, İlyas ağanın evi gibi ev yaptırabilecek adam sayısı, bir elin parmakları kadar azdı..
Şimdi ise köyde öyle evler vardı ki, İlyas ağanın evi onların yanında pek cılız kalmıştı. Küçük oğlu dört beş yıl evvel evin kırılan dökülen yerlerini tamir ettirmiş, boya badana yaptırmıştı. Ama Kızılgül ninenin gözüne, böyle şeyler pek görünmüyordu. O, bu evin her taşını, her kerpicini seviyor, her cereğin, her tahtanın dilinden anlıyordu.
Eski duvar saatinin tıkırtılı sesi, lal olan evin sessizliğini bozuyordu. Kızılgül nine bu sesi başka bir sese benzetti, kulak kabarttı, etrafı dinledi biraz. Sanki çardaktan farklı bir ses daha geliyordu, bu sesi dinledi. Saatin sesinden başka bir sesi daha duymak istiyordu, bu iki sese birden kulak vermek istedi ama nafile, ya çardaktan gelen sesi duyuyordu ya da saatin sesini... “Hele bak sen, ne ile vakit öldürüyorum!” diye söylenip, kendi kendine kızdı. Gözlerini kapatıp bir süre öylece kaldı ama sanki ebedi bir karanlığa gark olmuştu, bunaldı, sıkıldı... 
Hatice kadın akşamları, inekleri sağdıktan sonra, elinde bir bardak köpüklü sütle gelip onu ziyaret ediyor, köyde olan biteni ona da anlatıyordu. Bazen uzun yıllar ardında kalan geçmişi yada salıyorlar, sohbet edip tatlı tatlı gülüşüyorlardı. Köyde, onların yaşıdı olan çok az insan kalmıştı. Bu yüzden de birbirlerinin üstüne titriyorlardı. O akşam da gelmişti Hatice kadın. Kumru da oradaydı, o gün her zamankinden daha erken gelmiş ve Kızılgül nineye, okulların tatil olduğu haberini vermişti. Bu nedenle sabahtan beri yol gözleyen Kızılgül ninenin sabrı tükenmişti. Deminden beri kendini koyacak yer bulamıyor, bir yere sığamıyordu. Sanki yatağına ateş düşmüştü, yatamıyordu. Hatice kadından tarağını istemiş, saçlarını tarayıp belik ördürmüş, kırmızı yazmasını da başına dolamıştı. Hatice kadın, ihtiyarlardan: “Ağır hastalar, ölmeden hemen önce garip şekilde cana gelirler, bu iyiye işaret değildir!” sözünü işittiğinden dolayı, onun bu halinden biraz şüphelenmişti. Kendi evinin işleri olduğundan Kızılgül nineyi yalnız bırakıp gitmişti ama aklı fikri de komşusunun yanında kalmıştı. Kendi kendine, Kızılgül ninenin oğullarını kınıyor, onların ardından sitem ediyordu. 
Kızılgül nine dakika başı pencereye doğru boylanıyor, duyduğu her sese kulak veriyordu. Akşam olmuştu ama vakit henüz geç değildi. “Gece yarısına kadar bekleyeceğim” diye söylendi ama birden pişman oldu: “Ya gelmezlerse? Yok, gelirler, okullar tatil oldu, mutlaka gelirler... Ya gelmezlerse! Gelmezlerse, canları sağ olsun!” Kızılgül nine, derin düşüncelere daldı ama içinde hep bir ümit sakladı, Belki de oğullarım akşamüstü yola çıkmışlardır; eğer öyleyse ancak sabaha karşı gelirler, diye düşündü. Sonra, utandı, içindeki bu ümidi kendisinden de gizlemek istedi. 
Duvardaki kocaman saatin gece yarısını bildiren zil sesi, sanki Kızılgül ninenin yüreğine isabet eden bir kurşunun sesiydi. Deminden beri unuttuğu ağrıları, acıları yeniden baş kaldırdı, yüzündeki sevinç, birdenbire kayboldu, bedeni baştan ayağa buza kesti, sızladı. 
“Bu gün hiç kimse gelmeyecek” dedi, söylendi. Susuzlukltan boğazı kurudu. Önceleri sık sık yaptığı gibi, büyük torunu Suna’yı sesledi: 
“Suna bir bardak su ver!” 
...Sonra birdenbire, evde yapayalnız olduğunu hatırladı. Ezildi, eymendi. Bütün vücudu titredi: “Boş boş konuşuyorum!” dedi ve Besmele çekip salavat getirmek istedi. Kolu odun gibi olmuştu, kolunu kaldıramadı. “Galiba üşüttüm” diye düşündü, uzanıp sobaya baktı. Hatice kadının attığı odunlar çoktan yanıp kül olmuştu. Kalkmak istedi, yapamadı. Takatinin kalmadığını, çaresizliğini hissetti, gözleri yaşardı. Yapayalnız ölmek korkusu, bütün bedenini kuşattı. Birden gözleri parlak bir ışığa ilişti. “Herhalde bizimkiler, bu da arabalarının far ışığı olmalı” diye sevindi.
Hayır... Bu, araba farının ışığına benzemiyordu. Kulağına bir ses geldi. O, çoktandır bu bu sesi duymuyordu, bu sesin hasretindeydi. İlyas ağanın sesiydi bu ses. İçine bir rahatlık çöktü, ferahladı, cesaretlendi. Son bir gayretle var gücünü toplayıp başını kaldırmaya çalıştı, başaramadı. “Burdayım,” demek istiyordu, sesi içinde boğuldu. Gözlerini ışığa dikti, gülümsedi. Sesin geldiği yana uzun uzun baktı...
Korkmuyordu, üşümüyordu, sıkılmıyordu artık...
 
Moskova
Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə