Çulpan ZARİF /Tataristan Yazarlar Birliği Üyesi, filoloji fenleri kandidatı, Muğla (Türkiye) Üniversitesi Doçenti

 

 Vatanın nereden başladığını hepimiz çok iyi biliriz. O, evin önünde büyüyen kayın, üvez ya da çınar ağacından, köyün yakınında “ürkek yılkılardan daha hızlı” ya da durgun durgun akan çaydan, dağın eteğinde rüzgâra yelesini taratan şımarık taydan, güneşin altında otlanan kuzulardan ve elimize aldığımız ilk kitabın harflerinden başlar.  ...Peki, ya şair?
Bana kalırsa şair de aynı değerlerden başlar. Yani memleketinden. İnce bir kamış gibi atalarının kanı, teri ve şanı ile yoğrulan topraklardan filizlenir. Her ne kadar şair, zaman ve millet dışında kalan evrensel bir kavram olsa da hem zaman, hem millet onun eserlerinde mutlaka vardır. Her şair öz halkının, öz boyunun ve öz ana dilinin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü damarlarında, milletinin hafızasına Yaratıcı tarafından yüklenen bilgi ve inançları taşır. Aynı zaman şair, mutlaka yaşadığı devrin de öz mü öz evladıdır. 
Azerbaycan Türkleri aynı Tatar Türkleri gibi çok erken dönemlerde oturak hayata geçmişler ve bunun sonucu, başka Türk boylarıyla kıyaslarken kendilerini daha çok ilim ve edebiyat gibi yüksek değerlere atamışlardır. Bu yüzden de Odlar ilinin sadece petrol ile değil şairleri ile de şöhret kazanması bizleri hiç şaşırtmıyor. Fuzuli, Nizami, Nesimi, Şah İsmail Hatai, Vidadi ve Vakıf gibi klasik Doğu şiirinin unutulmaz isimleri, insan gönlü ve duygularını bütün ince ayrıntıları ile anlatan kalem ustaları, hepsi bu Türk boyunun oğullarıdır ve onlar ile sadece Hazar ve Doğu değil, aynı zaman bütün dünya gurur duyar.
Ben Azerbaycan klasik ve Sovyet dönemi şiiri ile 1987 yılında, Kazan Devlet Pedagoji Üniversitesi Rus Filolojisi Bölümü öğrencisi olarak tedavi ve dinlenme amacı ile Baku’ye geldiğim zaman tanıştım. O yıllarda Azerbaycan şairlerini Rusçaya tercümede okudum ve memleketime dönmek için yola çıktığımda benimle beraber yola tam bir şiir kervanı da koyuldu: bavulumda ince belli gümüş su testileri ve Kız Kulesi nakışlı tespihler ile beraber İdil Boyu Bulgar ve Kazan Hanlığı topraklarına kimisi Rus dilinde kimisi Azerbaycan Türkçesinde Nizami, Fuzuli, Vidadi ve Vakıf gibi şairlerin kitapları da yol aldı... Bu şairlerin eserleri, uzun yıllardır benim gönlümü ve icadımı beslediler. Artık doktora öğrencisi olduğumda da ben yine bu tılsımlı şiir çağlayanına dokunmadan geçemedim ve doktoramın bir bölümünde XX. Yy. başı Tatar şairi Sagit Remiev’in isyankâr şiirlerini Nesimi’nin panteistik ruhta yazılmış eserleri ile kıyasladım. Böylece, hayatımda aniden, bir rastlantı olarak Baku’ye başlayan sevgi, benim kalbimi ve aklımı uzun yıllardır meşgul etti.
2008 yılında Türkiye’nin doğusunda, Elazığ şehrinde, destansı Harput Kalesi, Fırat nehri ve Hazar gölü kıyısında Azerbaycan’ın ünlü şairi Bahtiyar Vahapzade onuruna gerçekleşen 16. Uluslar arası Hazar Şiir Akşamlarında ben bir şair olarak Tatar çağdaş şiirini temsil ettim ve bu bayrama gelen çağdaş Azerbaycan şairlerini de yakından tanıma şansım oldu. Onlar, masal ve destanlara uygun bir şekilde üçtü: Cengiz Alioğlu, Elhan Zal Karahanlı ve Zelimhan Yakup. Her üçü de sadece onlara özgü bir şiir ustası olarak oyuldu gönlüme. Zelimhan Yakup, Türk milletine olan sevgisini yansıtan ve bu milletin geçmişine sahip çıkarak geleceği için de mücadele etmeye çağrı yapan vatan ve milletsever şiirleri ile gönüllere taht kurdu. Şiirlerinde felsefi derinliği duyguların zarafeti ile en ince bir şekilde örmeyi başaran, dünya medeniyeti ve edebiyatı ile ilgili geniş bilgiye sahip ünlü şair Cengiz Alioğlu ve nihayet, gerçekten tarihi bir pano gibi Türkî mayalı destansı şiirlerin yanında insan duygularının en ince, en derin, en dramatik yönlerini açan intim şiir ustası Elhan Zal Karahanlı. Bu şairin bana hediye ettiği, o yıl daha yeni yayınlanan kitabının adı bile zihnimi meşgul edecek kadar gizemli idi: “Jaguar Yürüyüşlü Vakit”. Sanki bunlar kelime değil de asırların derinliğinden gelen bir fısıltı, sıcak bir yaz gecesi yarı duyulan bir yaprak hışırtısı ve hâlâ keşfedilmeden gönül derinliklerinde gizli kalan duyguların geçilmez ormanlarında dolaşan bir jaguarın yeşil gözlerinden akan asırlara sığmaz yabani bir hüzün idi…
Şair ve zaman. Bu kavramlar şiir sanatında asla bir birinden ayrı düşünülemez. Elhan Karahanlı’nın şiirlerinde zaman, göze görünmez olsa da varlığı ile insanı hep tetikte tutar. Bazen bu zaman, bir nefese, bir bakışa sığan, bitmesin istenilen, bitince de hep kendini aratan tatlı titrek bir an olarak tasvir edilir:
İsterim vakit uzansın,
İsterim gelmesin son,
Bu kapıyı açma garson, açma garson. (“Çiseli Müzik”)
Yaşanmış anlarda tat var, damak var. (“Aşklı Fısıltılar Melek Ezanı”)
Bazen de bu zaman, hem asırlara hem bitmesini bilmeyen, tanı ağarmayan ve bir yıla bedel olan tek bir geceye sığan sonsuzluğu da simgeler.
Ama nasıl ifade edilirse edilsin, her anı ile yaşanan bu zaman, cenkliği ve Tanrıya olan ulu aşkı ile cihanı titretip mavi sonsuzluğa kanat çırpan bir Türk’ün zamanıdır.
Elhan Karahanlı’nın şiir kitabı, benim son yıllarda okuduğum en güzel çağdaş şiir kitaplarından biriydi. Kimi şairlerin şiirleri hafif ve kolay okunur. Onlarda her gün görüp tanıdığımız olaylar ve duygular yine her gün gözümüze ilişen nesnelerin aracılığı ile anlatılır. Kimi şairlerin şiirleri, onların derinliğine ulaşmak için geniş bilgi ister. Elhan Karahanlı’nın kitabı da öyledir. Ne ile şaşırttı beni şair? Her şeyden önce, dünya çapında yoğun bir bilgi sahibi olması ile. Her şairin sahip olması gereken ahlakı ile. Dünya medeniyeti, tarihi ve edebiyatı alanında geniş bilgi artı hayata felsefi bakış ve duygusallık. Bunları ben şahsen, şaire yaratıcı tarafından verilen bir armağan olmakla beraber yetiştiği dönemde –Sovyet döneminde- aldığı eğitim sonucu olarak da görüyorum. Sovyetleri ne kadar sövsek de o dönem bize pahası biçilmez değerler de aşıladı: yaşadığın sürece bilim toplama, değişik medeniyetleri öğrenme ve en önemlisi, kitap okuma. Zaten ancak kitap okuyan biri bu kadar bilgi ve medeniyet sahibi olabilir. Biz, Sovyet çocukları, inanılmaz derecede kitap bağımlısıydık. Sovyetler Birliği adı ile anılan kocaman bir devletin içinde olan birçok milletin ünlü yazar ve şairlerini neredeyse ilkokuldan itibaren tanır, birçok şiirleri ezbere bilirdik. Ama sadece bizi barındıran devletin medeniyetini değil, Mısır, Orta Doğu ve Uzak Doğu medeniyetlerinden de haberdar ederdi bizi Sovyet okulu. Çünkü şu bir gerçektir: şair olmak için sadece kendi halkının geçmişini tanımak yetmez. Şair, bütün dünya medeniyeti ve edebiyatına da dokunacak ki onlar ile kendi eserlerini besleyecek, daha bir zenginleştirecek. Örneğin, Elhan Karahanlı gibi. Mısır uygarlığına ait olan Amon-Ra, Osiris, İzida, sfenks, Nefertiti, Cleopatra ve piramitlerden tut, Sümer ve Göktürk medeniyetini belirleyen tanrı, tanrıçalar ve kahramanlar İştar, Tan-Ra, Umay, Zühre, Çulpan, Ötüken, Alp Er Tonga, Eski Yunan medeniyeti ile ilgili şahıslar Eskil, Helen, Paris, Orphey, Uzak Doğu’nun simgesi Buda, İslam dini ve onun temsilcileri Muhammet, Mikail, Cebrail, Hıristiyan dinine ait Meryem Ana, İsa, Roma Papası ve daha yakın dönemlerin kazancı olan dünyaca ünlü şahıslar Rembrant, Janna D’ark, Bonapart, Marks, Mitskeviç, Svetayeva, Kafka, Çe Gevara, Пикассо, Mirey Matye, Elton John, Zeki Müren, onlar hepsi dile getirilmektedir onun şiirlerinde. İlginç olanı da öylesine toplu olarak anmaz bu şahısları şair. Hepsini mutlaka yerinde, bir düşüncesini daha keskin, daha belirgin yapmak için kullanır. Ortaokulda okuduğumuz kitapların sayfalarından çıkan kahramanlar da az değil bu kitaptaki mısralarda: maceracı Oliver Twist, hayata erken atılmak zorunda kalan Lolita, kadınların aklını başından alan Serano De Berjerak, Sen Jermen ve Don Juan, tek bir nefesi ile seven kalbi buza dönüştüren Kar Kraliçesi ve onun sihrine boyun eğmeyen Gerda ile Kay… Hepsi bize çocukluğumuzdan o kadar tanış ve tarafımızdan sevilerek kim bilir kaç kez okunmuş kitaplar ve hep kendimizi onların yerine koymaya çalıştığımız kahramanlar! Ama sadece o kadar da değil. Dünyaca ünlü Taç Mahal, Notre Dam ve Aya Sofya gibi yapıtlar da anılmakta Karahanlı’nın şiirlerinde. Sanki şairin gönlünün hiçbir kâinata sığmazlığını göstermek istediği gibi bu kitap kendi içine inanılmaz geniş coğrafyayı sığdırmakta: Savanaları ile meşhur Afrika, çayı ile ünlü Seylan, Çin, her gün televizyondan duyulan Sydney, Mayami, Paris, Dakar, Polonya’nın gözde şehri Krakov, XX. Yy. başında Rusların Paris’i sayılan Odessa, Türklerin gönlünde özel bir yere sahip olan Mekke, her Azerbaycanlı için yakın İstanbul, Tiflis ve yüreklerini dağlayan Tebriz, Bezz kalesi, Şiraz, Horasan… Nehirlerden bile “hippilerin” çıktığı Missisipi’den al, karla örtülü Visla, Şamanların ayinlerine şahit Irtış ile Yenisey’e ve Azerbaycan’ın gururu olan Araz’a kadar anılmakta bu şiirlerde. Mitolojik Olimp dağı, efsanevi Tanrı dağları…  Bu kadar örnek bile yeterdi gibi şairin bilgisini ölçmek için. Fakat bunlar hepsi bizim daha çok Rus kültürü aracılığı ile öğrendiğimiz bilgiler. Ne yazık ki bütün bu yoğun bilginin içinde bizim kendi Türk kültürümüz ile ilgili bilgi verilmemekteydi. Şairin de yazdığı gibi o dönemlerde
Umay anam, Alp Er Tonga,
Yad Kongo’dan daha yaddı. (“Hadım Edilen Hafızanın Rapsodisi” )
Gün geldi, Sovyetler dağıldı. Artık her milletin kendi küçük vatanı, ana dili, geçmişi ve geleceği için uzun süren mücadele yılları başladı. 1990’lı yıllardan bugüne geçen zaman, Türk boylarının milli bilincinin uyanış ve yükseliş dönemi olarak bilinir. Artık her millet kendi tarihini olduğu gibi okuya, anlata ve yazabiliyordu. Türk olmakla gurur duyma, kendi tarihini öğrenme ve onu dünyaca tanıtma dönemi başladı. Durum bütün Türk boyları için aynıydı. Gizli qaynaqlardan gizlicə oxuduqları şanli tarixlərini və milli qəhrəmanlarını artiq Tatar da, Qırgız da, Qazax da, Özbek də misralara düzərək kəndi məmləkətinin meydanlarinda oxuya biliyorlardı!
Özgürlüğüne iç savaş sonucunda büyük kayıplar ile eren Azerbaycan şairleri de sanki birikenleri anlatmak için bir özgür nefes beklemişler gibi düşüncelerini duygu ile yoğurarak birçok şiir koydular ortaya ve Elhan Karahanlı’nın bir Türk kimliğini yansıtan eserleri, bunun en güzel örneği desem de yanılmam. Onun şiirlerinde biz gelip giden bütün eski Türk inançların izlerini görebiliyoruz: Tanrıya inanma, Umay anayı tanıma, Çulpan yıldızını aşk tanrıçası ile özdeşleştirme, Şamanlık, kamlık, doğaya, ağaçlara tapma ve bazı hayvanları totem olarak kabul etme vb. Ayrıca, “içinde Selçuk ruhu yatan” (“Unutulmaz İstanbul”) bir Türk olarak şair, eserlerinde bütün Türk boylarına özgü ata, bozkıra ve göçe olan sevdasını da dile getirmektedir. Yılkıların kişnemesini hatırlatan dalgaların sesi (“Yağma Hevesi”), “cenk hevesi tef duyunca aydınlığa koşan” ya da “gök dağlardan son denize su içmeye inen” atlar (“Gök Dağlardan Atlar İner”), yorga yürüyüşlü araklı-kımızlı hava (“Bir Gün İzida’yı Baku’de Gördüm”,“Tan Yüzünün Gazeli”), sam yeli tadında şarap (“Ölüm Hakkında Güneş”), dua tadında kımız (“Şem Gölgesinde Veda”), bozkır kokulu sevdalar (“Uyku Bilmez İstanbul”), sonsuzluğa çeken göç hevesi (“Gök Dağlardan Atlar İner”), “yelesini oynatan” atlara benzer otomobiller (“Kanguru Hevesli Anlar”), “şahlanan gök aygır”ı andıran duygular (“Çitten Bir Kız Gelir”), “geceyi kamlayan şaman” (“Hançerlenmiş Sevginin Soneti”), “ürkek yılkılardan daha hızlı koşan” çay (“Kızılcıklı Öpüşler”)… Atalarımızın eskiden kurban olarak at sunması, yağmur yağdırmak için yâda taşı kullanması, maralı kutsal bir hayvan olarak düşünmesi, Şamanların davula vurarak ayin yapması, Ötüken’de kutsal bir orman, onun şiirleri aracılığı ile hepsi tek tek canlanır bizim hafızamızda:
Kurbanlar at olmasa,
Hakka giderdik yaya. (“Feriştahlı Şarkı”)
Buse yağışlarını,
Yağdıracak yâda taş. (“Şatoya Benzer Otel” )
Maral boynuzunu budak budak gez,
Vecdinin tadını uçuşlarda bul,
 Kutsal Kam atanın dualarını,
Sevdalı seslerle nakşeder davul. (“Sevginin Yekelik Koşuğu”)
Cenk meydanı olan dünyada kendini “elinde kılıç, dilinde dua” olan bir savaş eri (“Taissa Yanına Çağırır Beni”) ve hızı seven bir bozkır oğlu (“Görüşme Öncesi”) olarak hisseden şair, aynı yerde oturmayı bilmeyen, hep harekette olan gönlünü “yelde yelleyen yılkılara” benzeterek (“Görünmezler Görgüsünde”) ruh halini anlatmak için bin bir Türkçe tasvir kullanıyor:
Kara bulut, kıvrak bir yam ,
Karanlıkta kurtağzıyım.
Gökyüzünde çaktı kamçı,
Kır atları kov, ay yamçı. (“Yıldırım”)
Elhan Karahanlı’nın doğa tasviri konulu şiirlerini okurken de onların ancak bir Türk’ün kaleminden çıktığını tahmin etmek hiç de güç değil: 
Dönmez geri uçsan,
Kıvrak ve şen bir kut.
Issız karanlığa,
Kanat çırpar berkut . (“Ben Hayli Yalnızım”)
Maral boynuzudur yere takılmış,
İncir ağacının bahar kokusu. (“Sevilmek İsteği Aç Yaguardı”)
İğde çiçekleri ıtır serperler,
Ak keçe üstünde bağdaş kurmuş mayıs. ( “Mayısta”)
Sanki bütün bu öz Türkçe tasvirleri tasdik etmek için Karahanlı, şiirlerine Türklerin kalbine oyulmuş kahramanlarının adlarını örüyor:
Bozkır hasretinin kil kitapları,
Göksüne yazılmış er oğlanların. (“Hasretimin Kil Kitapları”)
Köroğlu’dan destan diyor kuş korosu. (“Çıplak Sevda”)
Bu sevdamla ne Ferhat’ım, ne Kerem,
Bir yüküm var, onu zorla çekerim. (“Ne Ağlarsın, Ne Dağlarsın Sinemi”)
Gelende Leyli geldin,
Gidende Arapzengi. (“Cinlerin Dağılanda”)
Nesrin uykusunda şirinleşen tat,
Nöbet masalını anlatan Şehrizat. (“Ney Havasında Gece”)
Elhan Karahanlı’nın Türk tarihini yâd edip yazdığı uzun şiirleri de var. Örneğin Türk tarihinin birçok anını bir arada vermeye çalıştığı “Hakan-Name” adlı destansı bir şiiri. Bu şiir, hala yazılmakta olup bazı kısımları ancak tamamlanmış durumdadır. Eserde mekân, “Hazar rüzgârı Oğuz ağzında okuduğu” ve Dede Korkut’un uyuduğu Derbent, ezanlar susup minarelerde rüzgârlar oynaşan, han topraklarının açık artırmaya koyulduğu Taşkent ve Hive toprakları, Rusların işgaline uğrayıp dininden ve dilinden vazgeçirilme korkusu yaşayan Kazan Hanlığı vb. gibi çok geniş Türk coğrafyasında geçmektedir. Eserde Cengiz Han, Saltık Buğra, Timuçin, Baybars, Artık Han, Çağrı Bey, Atilla, Kaşgarlı Mahmut, Fatih, Gazi Burhanettin,  Kürşat ve Süyümbike gibi Türk dünyasını gösterdikleri kahramanlıkları ya da feci kaderleri ile titreten hükümdar ve ünlü şahısların hayatlarından kesintiler verilmektedir. Şiirin dili çok akıcı olduğundan dolayı tasvir edilen olaylar –Türk’ün şanlı ve aynı zaman feci tarihi!-  gözümüzün önünde bir film gibi canlanmakta ve geçmişten ibret almaya çağrı yaparak geleceğimiz hakkında ciddi düşüncelere götürmektedir.
Özel olarak burada Elhan Karahanlı’nın Türkçülüğü yansıtan ve Türk ruhunda yazılan “Savaş Ayetleri” adlı eseri üzerinde de durmak istiyorum. Bu şiirinde şair, Türk’ü cenge çağıran “ebedi bir çağrış”ı duyarak ve “Alplerin zamanı geldiğine” içten gönülden inanarak “kılıcının pasını silkeleyip” bütün Türk dünyasını “ölümle ölmezliğin sonuncu savaşı”na çağırmakta. “Uyumuş ruhumuzu titret, uyandır!..” gibi mısralar ile Tanrı’ya seslenen Karahanlı, bütün umudunu “bozkurtların uluduğu kutlu ana” –son savaşa- bağlamaktadır. Neden mi? “Dünyanın eşi” olan insana bunu şair gayet net ve her Türk’ün anlayacağı bir şekilde açıklamaktadır:
Savaşın biten yerde
Başlıyor köleliğin…
  Tanrıdağ’dan Tebriz’e
  Bir yol uzanır bize.
  En son, ahir denize
  Emri dayandır… daram!
Bu şiirde Türk milleti, emsalsiz bir tarihe sahip olan ulu ve asil bir millet olarak gösterilmektedir:
Gökler saltanatından
Sürülüp kalan biziz.
Yenilmez orduların,
Cengini çalan biziz.
Öcümüz var acunda,
Uğur gezdik hücumda,
Yolların sonucunda,
Kamını bulan biziz.
…Milletler geldi-gider,
Ebedi kalan biziz!
“Göktekinin de sevdiği” Alplerin bu savaşta kazanacaklarından şairin hiç şüphesi yok.  “Tanrı, koru Türk’ümü” diye dua eden şairin burada vermek istediği en önemli mesajı da bütün Türkleri bir bütün olarak görme isteğidir. Çünkü ancak birlik oldukları zaman zafer Türklerin olacaktır:
Erenler nara çekerken,
Silahımız pas dökerken,
Tanrıdağ’dan, Ötüken’den,
Gözlenen imdat gelecek. Git.
Bize çatmaz asrın hızı,
Azabımız kan kırmızı,
Tatlı, kızıl elmamızı,
Bulan bir adam gelecek. Git.
Budur Türk’ün ordusu,
Bayrağında ay gelir. Çök.
Ölüme karşı duran,
Basılmaz alay gelir. Çök.
 “Ölümü bir eğlence” bilen ve savaşı “kılıcın kını” olarak tanıyan Türk milletinin göklere kadar çıkan şöhreti, şair tarafından bir tesadüf olarak değil, belki Tanrı’nın eli ile çizilen bir yazgı olarak algılanmaktadır ve yerde buna karşı gelecek hiçbir güç yoktur:
Yazı Gökte yazılır.
Yerdeki bozar mı? Gel!
Türklüğü ile gurur duyan ve “fatih duygusunu kanında taşıyan” Karahanlı’nın kalemi ile bu şiirde çok güzel mısralar yazılmıştır:
 Türklüğün bilinmese
Dünya bize yar mi? Gel!
Yaranmışın biziz hanı,
Bir el bilmişiz cihanı,
Ülkümüze hor bakanın
Akıbeti puç olur. Bil.
Bu şiir, çağdaş Türk halklarının edebiyatında Türklerin milli bilincinin uyanışını müjdeleyen ve Türk milletini destansı bir millet olarak yeniden gündeme getiren örnek bir eser sayılabilir. Çünkü bu şiirin her mısrasında kılıç sesi, at nalı, Tanrı’ya dua ve zafer haykırışı duyulmaktadır ve bu şiir şüphesiz yeni Türk neslini bilinçli ve milli değerlerine, özüne sahip çıkan bir nesil olarak yetiştirmede büyük katkıda bulunacaktır.
Elhan Karahanlı’nın kaleminden uzun şiir olarak sunulan başka bir eser de “Güney Güvercini”dir. Adından da tahmin edebildiğimiz gibi bu şiir, Azerbaycan Türklerinin bir asrı aşkın zaman bölünmüş vaziyette yarısı Kuzey yarısı da Güney Azerbaycan’da yaşamak zorunda kalmaları işlenmektedir. Şiirin adında da yer alan güvercin, burada uzun yıllardır beklenen barışın simgesi olarak verilmiştir. Şair, “kopuzlu ozan”ı hatırlatan yollardan evine gelmişçesine “vatanını fethetmeye” Tebriz’e ve Merend’e gelir. “Kimi Azer, kimi Baycanlı” olduktan beri yüreğinde “öz yurdunda muhacir olma” ağırlığını taşıyan şair, “eşine gitmek isteyen bölünmüş sevgileri” birleştirmek için gelmiştir buralara:
Unutulan şarkılarda tüylü palmiye biter.
Ak güvercin ol, ya kabutar ,
Uğrunda ölmeye bayrağın yoksa
Ak gömleğine kan sık.
Haydar ve İsmail’in ruhlarının yaşadığı ve Peygamberimizin miraç zamanını gördüğü kırk pirin bulunduğu, “zirve görüntüsünde Tanrı azametini” yansıtan Savalan dağına gitmesinin sebebi de çok açıktır aslında:
Can üstünde bir çuval kar istedi babam,
Savalan karı istedi canını uyuşturmak için,
Çünkü dergâha giderken Tanrı sevgisi
Yakabilir hasret çekenleri.
Babam vatanına hasret çekmekteydi.
“Hurma gözlü, karabuğdayı sevgilisi” olarak tasvir edilen İran’dan şair ebediyen ayrılmıyor, o buralara yeniden dönecek. “Ayrı ayrılıkta yanacaklarını” bilse de bir gerçek avutmaktadır onun gönlünü:
  Baba Baybek, Köroğluluk hevesinde
  Kan renginde bayrakları kaldıracak.
Madem coğrafyaya değindik, Elhan Karahanlı’nın şiirlerinde yer alan iki ulu şehirden de bahsetmek isterim: Baku ve İstanbul. Birincisi, şairin yaşadığı ve kendi eli kadar yakın ve tanış olduğu Baku. Bazen keyifli, merkez sokağında Rus akordeonu çalan (“Keyifli Baku”), bazen de durgun ve nefte bulaşmış bu şehrin türküleri “bambaşkadır, bambaşka” (“Çiseli Müzik”). “Sümer lehçesinde şarkı söyleyen” ve denizden kaçan “aşk kulesi, yalnızlık kulesi” (“Bu Gece Zühre’yi Düşünürüm Ben”) Baku’nün simgesi Kız Kulesi ile meşhur bu şehirde şairin yazdığı gibi “dualar da çabuk ulaşır göğe” (“Polonez”).
Şairin gönlünde özel yer alan diğer şehir ise İstanbul’dur. Karahanlı’nın “Boğaziçi’nden Türküler” adlı güldestesinde “Avrupa’nın burçlarına olta atan” İstanbul, “yaprak döken durumda” gösterilmekte olsa da aslında şair, eskiliği ve çağdaşlığı yan yana barındıran bu şehrin tam bir yağlı boya tablosunu çizmeyi başarmıştır:
«Zeytinlerin gözlerinde
Yumruca yuva kurdu karanlık,
Ufuk köşkünde şölen var,
Enli bir terasta mangal yanar
Kişneyen otomobillerin gazı,
Gökdelenin başına
Çalma çalma dolanır».
 
«Dalga korosu zikrimizi efsunlarken
Mevlanayı hatırlıyor Despina Hatun».
«Ürkek Helen dokunuşunun Bizanslığı dul.
Yüz yılların arşivleşen karanlığında
Sevgilere köprü olur yaşlı İstanbul».

«Elbette bu dans yapanlar
Yeniçeri rakslarını unutmuşlar çoktan.
Ve Avrupa’dan ne gelse
Tapınak önünde oturmuş gibi
Katlıyorlar dizlerini»…
Geçmişler burada çok şanlı…
“Bir ömre değer Boğaziçi’nde bir gün”, “ister kırak ovadaki Krakov’a git ister Lozanna’ya, yine bir ayrı yeri var İstanbul’un” ve “sonsuza kadar unutamam İstanbul’u ve seni” diye yazar şair.
Elhan Karahanlı’nın şiirlerinde çok geniş ve zengin inanç dünyası da ayrı bir konu olarak izlenilebilmektedir. Yukarıda sunduğumuz örneklerden de gördüğümüz gibi, yüzyıllardır İslam dinine mensup bir Türk olmasına rağmen Elhan Karahanlı, şiirlerinde sık sık eski Türk inanç sistemine müracaat etmekte. “Allah” kelimesi yerine daha çok “Tanrı” kelimesini kullanması ona, belki de Türklerin yaşadığı en ilkel dönemlere dönmesini sağlamakla çok cazip gelmektedir. Çünkü Gök Tanrı dini, yasaklardan daha çok özgürlük vaat etmekteydi insanlara:
Gök Tanrının saltanatı
Bambaşkadır, bambaşkadır. (“Ateşgahlı Anılarda”)
Gök Türklerin bilincine Tanrı kavramı ile beraber iyice yerleşen Umay, Bayana, Ayzıt, Taissa, Anakut, Zühre, Çulpan gibi tanrıçalar da şairin gönlüne hâkim olup onun düşüncelerine sızmakta:
Yolumuza uğur çile Umay ana, bayana,
Nal sesleri tümen-tümen yayılacak cihana. (“Gök Dağlardan Atlar İner”)
Hakkın dergâhına bir ayrı yol var,
İnançsız olanlar geçmez kapıdan,
Beni Tanrıdağ’da meclis gözlüyor,
Tanrıya tanık dur İlahe Anam. (“Taissa Yanına Çağırır Beni”)
Beşerin gözyaşını
Semaya çeker bulut.
Bendene bir kapı aç,
Ana melek, Ana kut. (“Feriştahlı Şarkı”)
Tanrıdağ’dan kut almış,
Birce parça taş olsa,
Alnımıza kan sürter
İlahemiz Taisa. (“Haça Kaya”)
Yoluma nur saçan tan yıldızıdır,
Başımın üstünde aşk ilahesi. (“Polonez”)
Ama aynı zaman şairin Allah’ı, onun varlığını ve tek olduğunu tanıyan güzel mısraları da az değil. Allah’ın şaire gece ve yalnızken daha yakın olduğunu görüyoruz:
Bana mani olma gece,
Ben Allah’la konuşurum. (“Ateşgahta Söndü Çırağ”)
“Yalnızlığın sonu yoktur,
Ben burada tek, sen orda tek”.
“Senden ötre yaşasam da,
Yaşayışım senden ayrı”.
“Sen bana bu canı verdin,
Ben sana dua veririm”. (“Ben Burada Tek, Sen Orda Tek”)
Bazen de şairin gönlünde bu topraklara özgü olan ve belli bir dönemde ataları tarafından tutulan Zerdüştlük inancı da kanat çırpar:
Gün doğarken od oynuyor havada
Müslüman’ın ateşgahı olur mu? (“Çıplak Sevda”)
Büyük Azerbaycan şairi Nesimi misali, gönlüne barındırdığı bütün inançları ile beraber her iki dünyayı sığdırıp da kendisi hiç birine sığmayan Elhan Karahanlı, Yaratıcıya bazen bütün olup geçen adları ile bir arada seslenir. Bir güvercin misali gökler için yaratılan şairin ruhu, dua ede ede konuk yaşadığı Yer küresinden ebediyetin sakini olmak için göklere yükselirken Yaratıcı adının nasıl anılacağı ne fark eder ki:
Tanrı, Gök, Huda, Allah,
Kurban dedim adına,
Al beni kanadına,
Canım durmaz uçuyor
Sil türkünün suçunu,
Hu…, hu…, hu…. (“Haça Kaya”)
Biz Göğün oğluyuz, yer bize sığmaz. (“Sevginin Kocaman Türküsü”)
Cismimiz kalsa da toprağa murat,
Işıklı ruhumuz yalnız göğündür. (“Yaşanmış Günlerin Neyi”)
Bazı şiirlerinde rastladığımız “Allah benden ayrı değildir, o her şeyde vardır” gibi mısralar da bize şairin Allah’ı Nesimi gibi panteistik ruhta kabul ettiğini gösteriyorlar:
Sevda her yerde var, belki de her zerrede. (“Güvercinli rast”)
Ben varsam sen de varsın,
Sen varsan, ben de varım. (“Ben Burada Tek, Sen Orda Tek”)

Kendisinin ilahi bir sevdadan yaratıldığına inanan şair -“İlahi sevdadan ben oldum zahir…”-  (“Şahbaz Şehrin Şarkısı”) böylece sevginin kökünü Yerden değil Gökten aramakta. Haksız da değil çünkü sevgi, evrende her şeye nefes üfleyen ve yaşamın başlangıcı olan bir duygudur. Tanrı’yı andığımız anlar da daha çok sevdiğimiz zamanlar olur:
Tanrı bostanında sevgi besliyor,
Ne kadar seviş var, yaşam da bitmez, (“Ölüm Son Değil”)
İlahi sevişlerin girdabında,
Tanrına gönlünün gülünü gönder. ( “Şolpan’a Bakırım Kız Kulesinden”)
Bu yüzden de Elhan Karahanlı’nın inanç sisteminde önemli vurguyu yapanlar, daha çok Türklerin eski inancında yer alan tanrıçalardır: İlahe Taissa, Anakut, Umay (“Dilimde dua var, duamda Umay…”), Ayzit (“İlahe sen bizi kutunda ıslat…”). Şair 2007–2008 yıllarında “Benim Sevdiklerim İlaheleşir” (“Unutulan İlaheler”) adlı güldeste yazar ve burada eski Türklerde mevcut olan ve yukarıda da saydığımız ilahelerin panteonunu verir. Onların arasında özellikle de şairin ilgisini Eski Türklerde Zühre, Mihr Banu, Şolpan  (Çulpan) adları ile bilinen Aşk tanrıçası çeker ve ilahi sevginin yanında bir Yer kızına olan sevgi de belirlenir:
“En karanlık duyguların sensin şemi”,
“Sen varlıkla koşa yanan bir ocaksın”.
“Sen ne Muhammedi, ne İsavisin,”
“Senin ibadetlerin sevişlerindi,
“Öpüşün, okşaman, akşam duası”” (“Şolpan’a Bakarım Kız Kalesinden”)
“Dünya ağacının budaklarından
Şolpan yıldızının meyvesini der”. (“Mayısta”)
Sevgi ilahesinin hükmündedir insanlık, (“İlkin İbadet”)
Seviş atımız, cengimiz,
İlahenin gezegenine
Dokunmak imkânıdır seviş.
O, bir tanrı makamıdır. (“Sevgi Uçuşumuzdu” )
Bu Tanrıça, sanki şairin bütün varlığını sarmış. Başucunda yıldız olup yanan Şolpan, onun yaşamını olumlu bir şekilde yönlendirerek hayatının her kesiminde şairi aşk ile ödüllendirmekte. İlahe tarafından verilmiş sevgi, artık ne de tapınaklara ne de şairin gönlüne sığar ve onu tatmadan yaşamak, hele dünyadan geçmek şair tarafından bir günah olarak algılanır. Aşksız ömür, anlamsız geçen bir ömre benzetilir:
El çekip dünyanın bu lezzetinden,
Sana kavuşmak da günahtır, Allah. (“Pençesiz Ufuklar”)
Canlılar yaratılıp muhabbet için,
Aşksız manası var mıdır ömrün. (“Su Perili Sonata”)
Bizim ömrümüzün sevda ayını,
En renkli uyku da gösterebilmez. (“Renkli Uykular”)
“Dünyada bir ulu aşk uykusu var,
Gelirken kilitli kapıdan girer”.
“Aşk diyen kapılar açıktır açık”. (“Aşklı Fısıltılar Melek Ezanı”)
Duyguları sfenkse bindir,
Sevgi kendisi başka bir dindir,
Her yanda büyü, her yerde sihir,
Bir öpüş duası ver, tam da yeridir. (“Ayrı Sevgiler”)
Şairin sevgilisine adayıp yazdığı şiirlerinde de çok güzel ve dokunaklı mısralar var. Bazen onun sevgisi, Odlar iline yakışır şekilde ateşli, şevkli ve yakıcıdır:
Sevda düşünceleri geceyi soyundurur,
Aşklı düşüncelerde baobap alevi var. (“Yağmurlu Kadın Bedeni”)
Dudakların üstündeki kaymak.
Seni sevmek ve duymak
Ve sıcakta güneşlenmek çok zor. (“Güneş Kokteyli”)
Aşkın odlu çuhasını,
Yüreğine giyen benim.
Yasakların budağını,
Gizli gizli eğen benim. (“Retro Sevgiler Gecesi”)
Ben içimde tuğyan eden bu ateşi,
Yudum-yudum içmek istiyorum,
Ben aşıklar cennetine düşmek isterim. (“Ayrı Sevgiler”)
Bazen de huzur dolu, utangaç ve fısıltılara bürülüdür şairin sevgisi:
Gece soğuk ve baygındı,
Keyifli civanlar okuyor.
Örümceğe dönmüş elim,
Eline elçek dokuyor.
Pencereler söner bir-bir,
Sıcak yuva gezer kedimiz.
Dünya diyorsun değişir,
Ya biz destandan gelmişiz. (“Sevdalı Gecenin Türküsü”)
Sevda kuşlarımız ürkmesin diye,
Aşklı kelimeleri fısıldamak var. (“Aşklı Fısıltılar Melek Ezanı”)
Bazen ise onun sevgisi bir savaş meydanına dönüşür ve sevdiğini kazanınca bir fethetme duygusu ile okşar gururunu, bir fatih yapar onu:
Seviş de bir savaştı belki Pani Anna,
Bir fatih doğulur içimde seninle olanda. (“Balık Tutma Türküsü” )
Her sevdadan her zaman bir fatih doğulur,
Her aşkın öz meydan savaşı var. (“Unutulmaz İstanbul”)
Örneğin Fuzuli şiirlerinde aşk daha çok ıstırap ve hüzün veren bir duygu olarak gösteriliyorsa, Elhan Karahanlı’nın şiirlerindeki aşk, bir mücevher gibi bütün yönleri ile oynayan, hem ruhsal hem bedensel olarak doya doya yaşanan  bir aşktır. Bu destansı, masalsı aşkın içinde şairin kendisini ve sevgilisini dünyaca tanınmış aşk kahramanları ile kıyaslaması da onun şiirlerini bize daha yakın kılmaktadır:
Çıplak bakan ağaçların,
Soğuğa esir kalçası.
Sen Gerda ol, ben de Kay’ım.
Visla, karlar kraliçesi. (“Sevdalı Gecenin Türküsü”)
Sevenin olursa,
Sevmek de asan.
Men Türk Don Juan’ım,
Sen Leh Anna’san. (“İspanyol Restoranında…”)
Belki men Sen-Jermen’im,
Belki de, sen Janna Dark. (“Cinlerin Dağılanda”)
Ama onun sevgilisi bütün bu yukarıda saydığımız kadın kahramanlardan çağdaş olmasıyla farklıdır. Mavi kazaklı, kısa kare saçlı, elinde timsah derisinden çantası olan apak bir Türk kızı, “badem bakışları ile can yakan bike” (“Apak Bir Kız İdi”, “Ayrılığın Zamanı”, “Hasretimin Kil Kitapları”, “Çitten Bir Kız Gelir”) ya da kürk mantolu, Slav gözlü sevimli bir Polonya güzeli (“Polonez”)…
“Polonez” adlı uzun şiirinde şair Polonyalı bir güzele olan aşkı anlatmaktadır ve bu konu için çok zarif, çok romantik bir ad bulmuştur: “Polonez”. Şair, “başının üstünde aşk ilahesi” ile Polonya topraklarına Krakov şehrine sevgilisi yanına gelir:
Şömine güzel yanar,
Görkemi antik.
Yemekler tatlıdır,
Şemler romantik.
Pencere ardında
Usanmakta kış.
Karanlığın gözleri
Alacalanmış.
Ses ver müziğe
Bardakları düz.
Vaktimiz uzundur,
Biraz şarap süz.
Şair bu şiirinde de tarihi geçmişe yönelir:
Senin gülüşüne konmuş kasımpatı
Fikrimi eskilere uçurdu.
Gözlerimin önünde
Kıpçak ordusu durdu.
Deşti-Kıpçak’ın
En uzak ulusunda,
Sınır obada Krakov’da
Benim babalarım
Tevton cengâverlerini
Atlara çiğnetirlerdi…
Avrupalı bir medeniyete sahip olan ve Katolik dininin yerine getirildiği ülkede kendisinin Türk olduğunu, Kıpçak olduğunu bir an olsun unutamayan şair, kilise çanları çaldığı zaman bile fikrinde “bismillah” çeker. Bu şiirde aşk, iki değişik milletten olan insanların buluşma, iki değişik kültürün kesişme noktası olarak verilir. Şopen’i dinleyerek, Krakovyak oynayarak, Mitskeviç ve Fuzuli’den şiirler okuyarak bir birlerine doyamadan yaşarlar onlar kaderin biçtiği zamanı. Aynı zaman bu şiirde derin duyguların ifadesi ile beraber ustaca çağdaş Avrupa kentinin tablosu da çizilmiştir:
Yorgun kemancı
Duygusuz çalar,
Bak bunlar geylerdir,
Bunlar da geyşalar.
Gey cezbi avangart,
Saç uzun, art açık,
Satanlar piç olur,
Alanlar hurdacı.
Para ver, malı al,
Ucuzdur can eti,
Burada şık sayılır
Sutenyor sanatı.
İsalık taş-kalak,
Magdalina suçsuz,
Sokağın seks işi
Viskiden de ucuz,
Yüzlerde memnunluk,
Gözlerde yok sual,
Krakov’da geceler
Katolik-seksüel.
Bakışlar şırıngasından
Boylanır kokain,
Sıfatlar samuray,
Memeler Bahaî.
Vitrinde kızartı,
Ruletka fırlıyor,
Gazino azgındır,
Disko bar cinlidir
Kabare karışık
Dudaklar rom içir… (“Katolik Seksüel Bir Gece”)
Şairin aşk konulu birçok şiiri arzu ve şehvet içeriklidir. Söz konusu, bu yönü ile onun şiirleri, Fransız şairi Appoliner’in  ve Rus şairi Boris Pasternak’ın şiirlerini hatırlatıyor bana.  Örneğin:
En kutsal dualar da
Al dudaklarda biter,
Öpüşlerde mühürlenip,
Sevgilerin kitabı,
Sözler sözlere anahtar,
Vücut vücuda kapı. (“Ayrı Sevgiler”)
Sevmeler hurmalıdır
Öpüşler tatlı fırsat.
Hisler mest olduğunda,
Nemli nefes od saçar. (“Şatoya Benzer Otel”)
Kahvenin ardından sıcak bir öpüş
Soyunma hevesi bırakmaktaydı. (“Neyzenli Gezinti”)
Bu kış gecesi bu tenha otağ,
Böyle zevk ile saldığın yatak,
Susuz sahrada serap gibidir,
Kurtar sohbeti, bağla kilidi.(“Kış Masalı”)
Seviş ilahesi Şolpan semada,
Kaynar dudakların dokunmaları,
Gecenin gözünde fener yandırır. (“Aksak Duygular Gecesi”)
Hasret pençesinin altından bakar şehvet melekleri… (“Şehvetli gece”)
Her aşk şiirinde olduğu gibi, Elhan Karahanlı’nın şiirlerinde de aşk ile onun ebedi yoldaşları ayrılık ile hasret el ele gelmektedirler. Yalnız kalınca havaların da soğuması (“Yalnız Kalınca Kucak”), ayrılığın arkada bıraktığı umutsuzluk ve hasret akar bazı mısralardan:
Aşk dünyası yarı yazdı, yarı kış
Bizim ile koşa gezer aldanış,
Dünya boyu kucak-kucak yalan var. (“Ne Ağlarsın, Ne Dağlarsın Sinemi”)
Gülüm, sana söyledim nice kere,
Ayrılığın havasını çalan var. (“Ne Ağlarsın, Ne Dağlarsın Sinemi”)
Alevlidir bütün ayrılıklar
Herkesin içinde odlu bir deniz,
Ayrı ayrılıkta yanacağız biz. (“Ayrılığın Zamanı”)
Ümitlerin taksisi,
Boş gider karanlığa. (“Hicran Gecesi Gazeli”)
Hasret günlerinin gözleri yeşil,
Hayatın sonudur, hasretin sonu. (“Yeşil Gözlü Hasret”)
Aşk ile ilgili genellemelerle yan yana şiirlerde yaşam ve ölüm felsefesi de yer alır. “Got Min Uns”, “Gel Gidelim Şeytanlanalım”, “Feriştahlı Şarkı”, “Hain Kosova” gibi şiirlerde hayat genelde “karışık, fani, yararsız”, dünyadaki uğraşlar da “melez ve haşıl”, yaşam ise “anlamsız ve kan soran” diye tanımlanmakta. Şair hüzünlenerek “Ölümle Seviş” adlı bir şiirinde sinsi ve anlamsız geçen hayatı şöyle anlatır:
Gökyüzünde kara bulut,
Yeryüzünde kara gece.
Ömür geçer yavaş yavaş
Bedenimden geçe geçe
Peki, böyle bir hayatın içinde yer alan şair nasıl biri, kendisini nasıl tanımlar? “Bozkırın oğlu” olan öz mü öz Türk ama dinini Araplardan alan ve aynı zaman Rus ve Avrupa tarzı eğitime sahip olan Elhan Zal Karahanlı, bu konuya şiirlerinde sık sık değinmekte ve çok ilginç tanımlamalar sunmaktadır:
Dünya top gibi yum yuvarlak,
Ben toprak üstünde filiz,
Biraz Türk’üm, biraz Arap,
Biraz Rus’um ve İngiliz. ( “Ne İyi ki, Ben Varım”)
Ne cenk sığar, ne aşk sığar içime,
Ben savaşın ve sevginin hanıyım. ( “Çıplak Sevda”)
Ben, dalga yelesine takılı bir kut… (“Son Nağme”)
“Cebi canından temiz” (“Koşma”) olan şair, bir taraftan maddi imkânsızlığın altında ezilirken, diğer taraftan da “pul kokulu memlekette” gönlü zengin şair olup türküler okumasının bu eksikliği tamamlayacağına inanmakta:
Gök delmeye şans gezsem de,
Liftim  yok,
Ne milyoner olabilirim
Neftim yok,
Ben türküler okurum
Pul kokulu memlekette. (“Gizli Mevsim Gazeli”)
Ama bu, şairin yakındığı tek konu değil tabii. Zamanın, hayat şartlarının değişmesi bir taraftan olumlu değerler getirse de onun bildiği hayatı kökten değiştirip birçok değerin kaybolmasına da neden olmakta ve şair buna yanmakta:
Yaşam bizi buz kılıfına koyar, Anna,
Ömür boyu yer bulmayız boylanmaya. (“Polonez”)
Biz, dolar yeşilinin neşesindeyiz.
Daha Çe Qevara zamanı değil,
Marksı da unutup okullarda,
Terli şişelerden bira çeke çeke,
Azatlığa heykel koyduk, Ruslu, Türklü. (“Azatlığa Heykel”)
Biz yurtsuz yuvasız çocuklar gibi
Sefile dönüştük doğma şehirde.
Bazen doğmanın da üveyliği var… (“Sefile dönüştük doğma şehirde”)
Sen öz elinde kölesin,
Şiirini yaz, fakir dur. (“Yalnız Kalanda Kucak”)
Farklı tapınaklar gözdedir şimdi,
Farklı duaların zamanı geldi. (“Ana Kut Mabedinde Denilen Türkü”)
Ne tanrını işiten var,
Ne de kitap yazanı. (“Duygu Filosu”)
Böyle bir hayatın içinde şairin ilahileştirdiği sevgi de artık ucuzlamış, gizemini ve tadını kaybetmiştir:
Sevdalar semadan gelirdi bir vakit,
Şimdi bilgisayar programlarından. (“Bekârlığın Şiiri”)
Şimdi seviş arıları
Pulla gelir peteğe. (“Yalnız Kalanda Kucak”)
Son yıllarda değişen hayat, Karahanlı’nın şiirlerinde apaçık görünmektedir. Artık mavi yelkenli prensler kızlara “paralel dünyanın yarığından” gelmekte (“Gönül Dehlizinde Telaş”), “sevdalı duygular yatırım yığar, bakışlar harcıyor kredi kartını” (“Kanguru Hevesli Anlar”), “her öpüş bir yatırım, gönüllerin fırınında yanmaz sevgi senedi” (“Üzüntüler Oteli”),  “dert yatar can bankasının gizli hesaplarında” (“Derdin Gizli Hesapları”), petrol de sanal öpüşün tadında (“Çise”), ruhlar da kurbanı bira olarak istiyor (“Hançerlenmiş Sevginin Soneti”), Rembrant da sürtülmüş boyalardan tablo değil klip çekiyor, ışık da arsız bir şekilde striptiz gösteriyor (“Romansero”), mektupları da şehirden artık postacı değil internet getiriyor, bilgisayar titrek fısıltıları sıraya diziyor (“Yosun Yorgunluğunda Su“), aşk, otu ve ilacı olmayan bir virüse dönüşmüş ve kumara benzemiş (“Sevdalı Gecenin Türküsü”, “Görünmezler Görgüsünde”), çalmaların çalmasının gerçekliği sanal (“Güvercinli Sevda”), şair kendisi de sık sık İstanbul’a sanal geziye gidiyor (“Sanal Gece”) ve başka birçok buna benzer kıyaslar:
Kâinat bir büyük bilgisayardı,
Sevdamın internet sahifesinden,
Sana gönderirim mektuplarımı. (“ Nergis Şarkılar Akşamı”)
Yığar kazancını gönül bankasına,
Gizli gezmemizin öpüş kumarı. (“Sevilmek İsteği Aç Jaguardı” )
Zaten Elhan Karahanlı’nın şiirlerin en büyük kazancı, tasvirler derdim ben. Bu, hem doğa tasvirleri, hem insana özgü yaşanan hareket ve duyguların tasviri. Doğa tasvirleri içinde en sık rastladığımız, güneş ve gece tasviridir. Mesela yetişmiş eriğe, saat üçün yarısında içilen kokteyle, kadehteki sarı şıraya  (“Güneş Kokteyli”), tavada kızartılan yumurta sarısına (“Tan Yüzünün Gazeli”) benzeyen güneşin şiirlerde değişik halleri tasvir edilmekte: onun doğuşu, yakıcı sıcaklığı, batışı:
Namazımız yüz on yükent,
Tan gözünden boylanan kent,
Şevkimizin kulesinden
Zil sesini alırken,
Görünmezler dünyasından
Bayraklı Alpler gelirken
Melek korosunun sedaları altında
Uyanır Tan-Ra - Güneş. (“Uyanır Tan-Ra”)
Güneş gider aramaya yetirdiği kadını. (“Tan Yüzünün Gazeli”)
Ufkun narını dermeye yok ümit. (“Kauçuk Lengerinde Sükût.”)
Her akşam çarmıhta ölür Güneş. (“Altın Bakışlı Kadına Alkış”)
Gök altında Türk hamamı boyda deniz,
Su kızları ölen günü çimdiriyor. (“Yağma Hevesi”)
Gece tasviri de şiirlerde birkaç parçadan oluşur: huzurlu, nostaljik bir akşam, sinsice çökerek her yere şehvet saçan karanlık ve nihayet nice öpüşlere ve sevdalara şahitlik eden yıldızlı ve aylı yeşil gece:
Akşam: Masanın üstünde geçen günü eritir şem. Akşam. (“Uyku Bilmez İstanbul”)
              Çıplak akşamların gözünde yaş var. (“Yaşanmış Günlerin Neyi”)
Karanlık:  Karanlık damla damla iriyor şemlerde. (“Polonez”)
                   Karanlık soyunur şem gölgesinde. (“Şem Gölgesinde Veda”)
                   Herkes sayaç koşanda senin çıplaklığına,
                  Karanlıktan don biçer yarasa uçuşları. (“Düet”)
Gece: Yıldız bakışları Helen gibidir,
           Paris’e benziyor yeşil göz gece. (“Ganire İlahenin Gazeli”)
          Uyku çalkalayan gece yayığı
          Yıldızları sertleştirir sarı yağ gibi (“Sararan Saniyeler”)
Şişelere düşüp kalır
Yıldızların hıçkırığı. (“Kar Üstünde Nar”)
Çıplak bedeni kızgın gece,
Takar ayı yakasına.
Hatıralar yatan köşeden
Salkım salkım ah asılır. (“Kar Üstünde Nar”)
Gecenin elbisesi
Öpüşten delik delik. (“Nefes Nefese Kalan Işıklar”)
Yaşmaklı geceler utangaç olur. (“Mart Hasreti”)
Ay dama serilip can sorar. (“Kibar Kurbağa”)
Yürek dolu, ay kesik. (“Sanal Gece”)
Ay da rüyaların duşunda çimer. (“Aşklı Fısıltılar Melek Ezanı”)
Gece, neredeyse şairin her şiirinde mevcuttur. Şiirlerin başlıklarına bakmak bile yeter bunun için: “Sanal Gece”, “Şehvetli Gece”, “Entelektüel Gece”, “Hicran Gecesi Gazeli”, “Uykusuz Satırlar”, “Ney Havasında Gece”, “Retro Sevgiler Gecesi”, “Akşam Derin, Umay Uzak”, “Sevdalı Gecenin Türküsü”, “Katolik Seksüel Bir Gece”, “Helenli Akşam”, “Uyku Bilmez İstanbul”, “Su Perili Sonat”. Hepsinde yoğun tasvirle şairi sabaha kadar düşüncelerle meşgul edip uyutmayan gece havası verilmiştir ve en güzel gece tasvirlerini “Yağışlı Melankoli”, “Şem Yandıran Tan Tanrısı”, “Tan Yüzünün Gazeli”, “Sevdalı Gecenin Türküsü” gibi şiirlerde buluyoruz.
Genel olarak doğa ile ilgili o kadar ilginç, güzel tasvirler var ki Elhan Karahalı’nın şiirlerinde, hepsini saymak ister gönül. Ama ne mümkün! Güneş, ay, ağaçlar, rüzgâr hepsi bir canlı misali nefes alıyor ve tam bir insana özgü hareketlere sahip onun şiirlerinde: mutluluk sandığından akçeler döken yağış (“Görünmezler Görgüsünde”), “biraz öpüş tadı veren yaş havanın turşuluğu” (“Şam Yandırır Tan Tanrısı”), “akşamın ılık kız derisini yavaşça yalayan” çise (“Çise”), öpüşü yavşan yumuşaklığında olan ve yavşan tadını ufka çeken rüzgâr (“Tan Yüzünün Gazeli”, “Unutulmaz İstanbul”), düello isteyip masanın üstüne elçek atan yel (“Polonez”), ot kokusundan mest olan, flüt sesinden taranan altın saçlarını kimi zaman suya salan kimi zaman bu saçları ile havayı okşayan ve bir yanardağ gibi ah çeken söğüt (“Nefes Nefese Kalan Işıklar”, “Mart Hasreti”, “Kızılcıklı Öpüşler”, “Sararmış Saniyeler”) “gök burcuna olta atıp yollar açan” çamlar (“Sen Özüne Dönerken”), kış uykusunda zambak gülüşüne benzeyen elmaların damla damla kan akmasını hatırlatan kabuğu (“Tan Yüzünün Gazeli”, “Kar Üstünde Nar”), “ürkek yılkılardan daha hızlı koşan” çay (“Kızılcıklı Öpüşler”), “yosun yorgunluğunda su” (“Yosun Yorgunluğunda Su”), bir zencinin dişlerinden daha beyaz olan kuşların seher ötüşünün niyeti (“Tan Yüzünün Gazeli”), “kurt tebessümlü” güneşli günler (“Ölüm Son Değil”), “deve gevşeyişinde ezilen sükût” (“Kanguru Hevesli Anlar”), nefes nefese kalıp dilleri yere değen ve rengârenk tütsülenen ışıklar (“Nefes Nefese kalan Işıklar”, “Mart Hasreti”), “sanal öpüşün tadında” olan petrol (“Çise”), “taşa dert yığan” sönmüş pencereler, “kınına çekilen salyangoza” benzeyen sokaklar (“Sefile Dönmüşüz Doğma Şehirde”)…  Ama sadece doğa olayları değil, insanın yaşadığı duygu düşünceler ve hareketler de çok güzel anlatılmakta Elhan Karahanlı tarafından: duygu denizinde sulanan dokunuş (“Apak Bir Kız İdi”), havayı dua ile örten duygular ezanı (“Duygu Filosu”), sema burçlarına olta atan tatlı duyguların minareleri (“Şolpan’a Bakarım Kız Kulesinden”), aşk tadında olan akşam düşüncesi (“Uykulu Satırlar”), geceyi soyunduran sevda düşünceleri (“Yağmurlu Kadın Bedeni”), “şirin göbek yalayan kros kaçan düşünceler” (“Köpekli Gezinti”), hoş günlerin gök rengi gülüşleri (“Helenli Akşam”), çimen kızların suların serinliğinde eriyen kızgın gülüşü (“Kızılçıklı Öpüşler”), sıska bir leylek gibi yorgun düşen yürek (“Uykulu Satırlar”), “bir dev kasrındaki hazine gibi” boşalmayı bilmeyen özleyiş depomuz (“Yeniden Doğulur Eski Sevdalar”), aç jaguara benzeyen sevilme isteği (“Sevilmek İsteği Aç Jaguardı”), sahra dehşetini içine alan Sfenks bakışı (“Unutulan İlaheler”), zencinin saçları gibi karışık vaziyet  (“Kot Mit Uns”), ütüsüz sözlerin mayasından doğan öpüş (“Bir Günlüğe Kirli Sular”), melek ezanına benzetilen aşklı fısıltılar (“Aşklı Fısıltılar Melek Ezanı”), mülksüz bir paşayı andıran uykulu satırlar (“Uykulu Satırlar”), akşamüstü sarmaşıklara dönüşen mısralar (“Tenhalıkların Arap’ı”),  tok devenin gülüşüne benzeyen keyifli şairler (“Tan Yüzünün Gazeli”), “sokak türkülerini develere yükleyip gizlice tenhalıkları sarmaşıklara döndüren Arap” (“Tenhalıkların Arap’ı”)… “Dudaklarından kasımpatı derdiği” sevgilisi ile ilgili benzetme ve tasvirlerde de şair çok başarılı:
Senin ürkek ürkek dokunmaların
Akşam sükûtunu pençeyle yardı. (“Sevilmek İsteği Aç Jaguardı.”)
Öpüşün sineme iz bırakır nal gibi
Saçların yastığa dağılır yele gibi. (“Mayısta”)
Saçların Kuşadası’nda sırlı çalılara tuzak. (“Uyku Bilmez İstanbul”)
...At hasreti saçlarının dokunuşunda yaygın
Benim ellerim, söğüt yaprakları kadar hesapsız… (“Unutulmaz İstanbul”)
Yorgun gülüşünde ak su zambağı. (“Ömür Retrosu”)
Seni her andığımda hoş müjde kuşu
Derdin duvarını cimcikler yontar. ( “Yeşil Gözlü Hasret”)
Bunların arasında o kadar ilginç, orijinal benzetmeler var ki bugüne kadar daha duymamıştım onlar gibisini. Örneğin, “uyku kaçışında boza, duygu yürüyüşünde kedi” (“Akşam Derin, Umay Uzak”),  “jaguar yürüyüşlü vakit”, “vaktin kıvrak kobrası”, “yorga yerişli hava”, “at yürüyüşlü uçaklar” (“Polonez”)… En önemlisi de, yukarıda da yazdığımız gibi, bütün bu tasvirler, bu benzetmeler bir Türk’ün yaşadığı coğrafya ve kanına sindirdiği kültür ile ilişkili:
Olta atar burçlarına ayrılıkların,
İçimizde yatan Selçuk ruhumuz. (“Unutulmaz İstanbul”)
Gökyüzüne çizik çizer kılıçların parıltısı,
Cihangirlik hevesimiz yumağına yol doluyor. ( “Gök Dağlardan Atlar İner”)
Elhan’nın şiirlerinde halk kültürüne özgü olan atasözü gibi kısa ve değerli anlam yüklü mısralar da az değil:
Her şeyin ilki çetin olur, ilki. (“Yelkenli Ümitler”)
İhtiyacın dağları
Kor pişirir karında. (“Derdin Gizli Hesapları”)
Er doğan durur mu rahat. (“Hançerlenmiş Sevginin Soneti”)
...Kahramanlık moda ile gelen şey değil. (“Urmiyeli Sevda…”)
Deniz düğümüyle bağla andını. (“Ömür Retrosu”)
Gönlünün başını semaya bağla. (“Şolpan’a Bakarım Kız Kulesinden”)
Bütün bu başarılı buluşların içinde benim dikkatimi çeken bir unsur daha var: Elhan Karahanlı’nın şiirleri sadece kelimelerden oluşmuyor, her mısrada müzik mevcut! İnanılmaz derecede müzikaldir onun şiirleri. Müzik onun başka birçok şiirinde de ince kırmızı bir ip olarak hep kendini bildirmektedir. Bu, Azerbaycanların öz mü öz mugamları da (“Su Perili Sonata”), İrtış sahilindeki bir köyde şaman raksının ritimleri de (“Boğaziçi’nden Türküler”), Polonyalıların Polonez’i ve Krakovyak’ı da (“Polonez”), İspan restoranında “sivri kılıç oynatan” çılgın gitara sesi de (“Polonez”), ağlaya ağlaya oynayan güzele eşlik eden gitar da (“Gitara”):
Aç müziğin gammasında düşürür üzüm tanelerini
Bir Arap şeyhinin gölgesinde güvercinler. (“Tenhalıkların Arap’ı”)
...Müzik konusu açılmışken mutlaka “Polonez” adlı güldeste içinde yer alan “Krakovyak” adlı bir şiirden de bahsetmek lazım. Krakovyak, Polonyalıların milli oyunudur. Karahanlı’nın bu şiirini okurken kendini sanki bu oyunu oynuyormuş gibi hissediyor ve birden bu müziğin içinde buluyorsun. O kadar doğru tutturmuş şair mısralarda bu oyunun ritmini!
Karahanlı’nın şiirlerinde doğa da müziğe eşlik etmekte sanki: “Pencerenin camında su nağmesinin ritmi”(“Yağışlı Melankoli”), “su üstünde raks ediyor yaprakların hıçkırığı” (“Şem Yandırır Tan Tanrısı”), “Meyve sulu sohbetlerin nabzı Arap raksı ritminde” (“Neyzenli Gezinti”), “ney havasında gece” (“Ney Havasında Gece”), gümüş gülüş çınlaması raks saçıyor, raks saçıyor” (“Janna D’Arklı Park”)…
Şairin icadında, ben şahsen XX. Yy. başı dünya şiirinin en ünlü isimleri olan Boris Pasternak, Nikolay Gumilöv, Appoliner, Sartr, Pablo Neruda, Halil Cibran, Orhan Veli gibi şairlerin ruhunu ve en derin felsefi akımlar olan simvolizm ile varoluşçuluğun izlerini gördüm. Ama yine de Elhan Karahanlı’yı  hiçbir şair ile kıyaslamak istemezdim. Çünkü onun şiirleri hem konu hem üslup olarak çok özeldirler. Onlar, sadece Elhan Zal Karahanlı’nın şiirleridir. Ancak bu şairin ruhundan var olup ancak onun kaleminden yazılabilirlerdi.
…Elhan Karahanlı’nın şiirlerini birkaç defa okuyarak artık kitabını kapattığımda hâlâ göz önümde yağışlı bir gece yarısı sükûnet içinde söğütlerin altında çoktan kaybolan uygarlıkların ve gözle görülmez gizemli dünyaların sesine kulak veren ve Türk olması ile inanılmaz derecede gurur duyan yarı cenk yarı âşık şairi görüyordum. “Sahra sarısı” gözlerini hüzünlü mü hüzünlü göğe dikmiş hasretin kil kitaplarını okuyordu sanki:
Güllerin açışında yaşıyoruz, Atların kaçışında doğuyoruz, Taşlaşan duayız bir mabette, Sahra uykusunda suyuz…

Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə