OKTAY HACIMUSALI

Çağdaş Sibirya Türk Şiiri üzerine bir kaç söz...

Sahalı kardeşlerimiz bizim “ürek”, Anadolu`daki kardeşlerimizin “yürek” dedikleri beden uzvuna “sürek” diyorlar. Ne ilginçtir, değil mi? “Sürek” – yani yaşamın sürdürülmesine yardımcı olan öğe, uzuv! Bu aslına bakılırsa, bu halkın, bu toplumun bir yürek insanı olduğunun bariz göstergesidir. Yani, bizler yürekten gelen insiyatifle, içtenliğimizle yaşamımızı sürdürüyoruz. Evet, Türk halkı, Türk ulusu tarih kitapları yazmadı, ama tarihi sürdürdü, “sürek” oldu ve tarihin sürekliliğine armağanlarda bulundu. Kültürel değerleriyle, halk edebiyatıyla, destanları, savları, sagularıyla insanoğlunu kendinden geçiren ırlarıyla bu Millet asırlardır var, yaşıyor ve tarihin enginliklerinden medeniyeti daha yeni yeni öğrenmek için çaba sarfedenlerin yüzüne derinden gülümsemelerle bakarak iç geçiriyor. Ve yarınlarına daha sıkı, sımsıkı sarılarak varolmasını sürdürüyor. Siyasi kimliğindense kültürel kimliğiyle, dünyaya bahşettiği değerli büyükleriyle, ozanlarıyla, şairleriyle, hayçılarıyla gülümseyen bu büyük Ulus işte bugün tüm zorluklara, tüm zorlamalara, karşıkoymalara, engellere rağmen hala dimdik ayakta, hala birbirine kenetlenmiş durumda. Türkistan`dan gelenler, Saha`dan gelenler, Kazan`dan gelenler sorarım size, Tanrı aşkına,neyin ışığına toplandınız bugün burada?! Bizi bugün buraya toplayan nedir? Dedik ya, bizler at belindeyken tarihimizi diğer ulusun tarihcileri yazdılar. Yeri geldiğinde tahrif ettiler, yeri geldiğinde doğruları dile getirdiler, yeri geldiğinde övdüler, yeri geldiğinde sövdüler. Ama bizler gerçeklerimizi, yaşadıklarımızı, hayata bakışımızı, acımızı, sevincimizi, hüznümüzü, aşkımızı edebiyatımızda, şiirimizde gizledik. Gizledik ve babadan oğula ilettik kimliğimizi. İşte, bu milleti, bu ulusu vareden şiirin, edebiyatın gücüdür! Doğusundan Batısına, Kuzeyinden Güneyine her nerde bir Türk varsa, o yerden bir ır, bir şiir, bir yanık türkü sesi yükseliyordur mutlaka! Bir Anadolulu yağız delikanlı da yar hasretiyle tutuşuyordur, özlemini şiirlerle dile getiriyordur, Azerbaycan`da yaşayan bir genç te! Eminim ki, Saha`da da, Tıva`da da, Altay`da da bu böyledir! Yani, anlayacağınız nerede bir Türk varsa, orada mutlaka şiir okunuyor, şarkı söyleniyordur! Rusya içinde bulunan özerk cumhuriyetlerde yaşamlarını sürdüren Türk halklarının büyük bir bölümü Sibirya adlanan eşsiz güzelliklerle dolu bir iklimde, bir beldede yaşamaktadırlar. İklimi soğuk, hatta senenin büyük bir kısmında aşırı soğuk olan bu beldede kimi zaman sıcaklık – 50`lerde seyretse bile, insanlarının içinden gelen sıcaklık onun yaşam iştiyaklarını teşvik etmiş, bu insanların farklı boyutlarda bulundukları beldelerin gereksinimlerine uygun olarak yaşamlarını tetiklemiştir. Yani, Saha`da, Tıva`da, Altay`da, Şor beldesinde yaşayan Türk kardeşlerimiz uzun ve soğuk kış gecelerinde sıcak ateş başında dedelerinin, ninelerinin, ulu gamların anlattıklarını dinlemiş ve dinlediklerini kendi düşünceleriyle harmanlayarak ta günümüze kadar şiir halinde, haylama halinde ulaştırmağı başarmışlardır.
Onlar halkların beşiği olduğunu söylüyorlar
fakat benim için sen-
benim beşiğim,
Annemin ninnisi,
Her adımda ömrüme ömür katan
Kızımın kahkahasısın.
Senin için söylenir
Sıradan bir bulmaca bile
Fakat benim için sen -
Gizemli bir sessin
Gökyüzünün ve kuzeyin,
İnsanlar burada birbirini arıyor
Ve burada buluyorlar özlerini
İnsan ruhunda.
Senin için söylenir
Çok eski müzikler
Fakat ben geçmişi anımsamıyorum diye
Benim için sen-
Babalarımın ruhusun,
Tatlılığıyla insanı huzura kavuşturan
Rüyalar ve düşlersin
uzak geçmişin
ve geleceğin kokusunu alırım senden.
Tıvalı şair Eduard Mijit`in söylediği gibi bizim için Vatan anlayışı uzak geçmiştir, uzak geçmiş kokar, ama aynı zamanda annemizin ninnisidir ve evlatlarımızın kahkahasıdır. Geçmişle gelecek arasında birer köprüdür şair. Şair kimi zaman bir kurdun kucağındayken onun gözlerinden bakınır dünyaya, küçücük parmakları kurtun kocaman pençelerinin içinde kaybolmuştur. Ve o bakışlar tertemizdir, arıdır, durudur, kutsaldır. O kutsallık bu Ulusun kurtarıcısı Yüce Kurttan gelmektedir. Tıvalı şair Kuular Çertlikool bunları söylerken bu kutlu Ulusun dayandığı yaşam felsefesini tekrar gözlerimizin önüne sermektedir:
Bir çocuk kurdun kucağından
Bakınıverir dünyaya.
Küçücük parmakları kurdun pencesinde,
Öpülesi pençelerdir kurdun pencesi,
Öfke, nefret, kin ve
Şikayet olmaz
Kutsaldır
Kurdun kucağında büyüyen çocuk,
Kutsaldır onun küçücük parmakları.
Bu dizeler nerelere götürdü sizleri? Neler hisettiniz acaba ruhunuzda? Bir titreme mi? Bir sızı mı? Kim bilir dünyada eşi benzeri bulunmayan bir çağlayan misali yerinden oynamak istemiştir ruhunuz. İçiniz bir kimlik bunalımlarına girmiştir belki de. Hani, hepimizde küçükken olmuştur, rüyada uçarız ya, aynen öyle!... “Burası bizim, buranın insanları bizden bir parça, bizim kimliğimizi, bizim gelenek ve göreneklerimizi, belleğimizi taşıyorlar içlerinde, uslarında” – dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ben de aynen öyle duygular içine girmiştim ilk kez Sibirya`daki türk halklarının şiirlerini Rusça okurken. Kendi – kendime: Nasıl olur bu? – diyordum. Ama oluyormuş demek ki!... İlk kez sanırım hakasyalı şair Nataliya Akpaşeva`nın şiirlerini okumuştum sanırım. Okuduğum şiirler Rusçaydı Rusça olmasına, ama benim ruhumu tiril tiril titretmişti işte. Bir ılık su misali akmıştı canıma. Hissetmiştim onu, canayakınlığını. Aynen Nigar Refibeyli`nin, ya da ne bileyim Lale Müldür`ün şiirlerini okuyordum sanki. O denli yakındı ruhu bana:
Biryerlerde uzayın derinliklerinde
Bir kara haber duyuldu.
en uzak beldelere bile
Savaş kokusu yayıldı.
Kim bilir nasıl gerçekleşti bu? Kim haklı?
Böylesi soruların zaten bir yararı da yok
yağız delikanlılar toprağa düştükten sonra.
Aman görklü Tengrim!
Emrinle yaranması mümkündür tekrar sessizliğin...
Kederle tıkabasa dolmuş ta acaba
Neden acımıyor ve ne diye çatlamıyor
yüreğiniz?!
çocukların saf duyğularıyla oynayıp
Mutluluklarını ellerinden aldığınızda
Ölümün sert yüzü ne diye gülümsez acaba size?
Bugün de yeni dertler başladı
peşpeşe ipe diziliverdi
İnci misali
akrabalar ve komşular da acımıyor artık size
Ruhunuz onlardan bir hayli uzakta,
Ölümünüz dahi trajik olacak
Yüzde yüz...
Bir annenin duyduğu kaygıdır bu. Yarınlarımız için, geleceğimiz için... Günümüzde insanlığın yaşadıklarını, düştüğü içler acısı durumu anlatıyor ve bizler her dizede bu endişenin farkına varıyoruz. Ama... İşte bu “ama” çok önemli. Zira, başka bir şiirinde Nataliya Akpaşeva su serpiştiriyor içimize dizeleriyle ve bize yarınlara umut bakmamızı öğretiyor:
Taşlar paramparça olur,
Zamanın içi oyulur.
Milletimin çılgın naraları,
Yine, yine Şark`tan duyulur.
Sorarım size: bu nedir sizce? Azacık duyulan umutsuzluğun içinde ansızın umutları yeşertmek, yaşlı gözlerini silip hiçbir şey yaşamamışcasına gururla yarınlarına sarılmak kime, hangi ulusa aittir, söyler misiniz?
Yarın elbet bizim, Elbet Bizimdir! Gün doğmuş, gün batmış Ebed Bizimdir! – diye haykıran bir kimliktir bence bu! Byüklüktür ve kutsallıktır! Anadolu`da Necip Fazıl, Azerbaycan`da Hüseyin Cavit, sibirya`daysa kutsal gam ve şair Monguş Kenin Lopsandır.
Bin yıllık aralıklar
dile kolay geliyor.
Benim aracılığımla
Nesillerden nesillere ulaşan
yerli çadırlardan gelen ses
deliyor, bağrımı deliyor.
İşte ben tam da Natalya Akpaşeva`nın bu dizelerini okuduktan sonra anladım bu uzak, soğuk, karlarla kaplı memleketteki insanların içindeki sıcaklığı, onların canayakınlığını. Anladım ki, kalkıp gidip günün birinde bir karlı, tipili kış gününde kapılarını çalsam, bana kucak açacaklarını, sevgiyle sarılacaklarını. Zira, dizelerinden bu büyüklüğü, bu yüceliği duymak ve anlamak mümkündü. Ulusal kimliğe sahip çıkmalarını, onu yaşam biçimine dönüştürmelerini daha yaşantılarını öğrenme olanağı bulmadan dahi anlamıştım. Ve araştırmağa koyuldum, karşımda büyük bir gizemli, sır dolu dünya açılmaktaydı. Tamam, okuduğum dizeler Rusçaydı, ama tefekkür kesinlikle Rus tefekkürü değildi. Ben ta çocukluğumdan Rus düşüncesine, Rus fikriyatına az çok vakıf olduğum için anlıyordum bunu hemen. Böylesi duyguları bir keresinde özbekistanlı şair Sanjar Yanışevin şiirlerini okurken yaşamıştım. Yanışev`in şiirlerindeki tasavvuf öğeleri, Şark`ın derin ufuklarından kanatlanan, okudukça “işte Rusça`da yazılacak yarının şiirleri bunlar” – dedirten metaforlar, betimlemeler beni benden almıştı. İkinci kez Sibirya`daki Türk şairlerinin şiirlerini okudukça beynimden vurulmuşa dönüyordum. Günün birinde Tıvalı şair Alees Kuular`ın bir şiirini okuyup bitirdiğimde artık kararımı vermiştim:
Benim evim yok,
Ebeveyimlerimin de,
Tanıdıklarımın da.
Güneş ışınlarımı yaymaz üzerime,
Çocuklarımın soluğu duyulmaz,
Öpmek te mümkün değil onları.
Benim evim yok.
Yüzyıllar geçiyor bu ıssız çöllerde
Yüzyılları bırakıyorlar insanlar geride.
Bulunduğum harabenin civarında garip varlıklar dolaşır
Kimseye güvenemiyorum.
Acıyın bana,
Kaybettiğim evimi barkımı bulmakta yardım edin bana.
Kir içindeyim, tozun, toprağın içindeyim...
Geri verin bana malımı, mülkümü,
Benim evim yok...
Bu denli anlatılamazdı bir ulusun yaşadıkları... Tattığı acılar, burukluk... Ama aynı zamanda tüm dönemlerde o insanların içinde hep varolan umut! Umudu anlatıyordu şair, içinden geçenlerle harmanlayarak... Sovyetler Birliği döneminde tıvalı bir şair “benim evim yok” – diyordu, ama daha sonraki dönemlerde genç sahalı şair Gavril Androsov bir gamdan ruhunun kurtulması için dua etmesini istiyordu. Onun duasıyla kurtulacak genç şair aynı zamanda ulusumuzun geleceğiydi, bir de bunu böyle okumamız gerekliydi:
Sen ey mert şaman,
Bana bir ışık dolu irade armagan et
Işık armagan et ok misali fırlayayım yayımdan
Utangaçlığı
Atayım üzerimden.
Bir rüyada düşlerimi gerçekleştireyim...
Gerçekleştirilecek düşler milletin yarınlarıdır. Umutlar, yarınlar Sibirya`da yaşayan Türk halklarının şiirinde bir felsefi bakış açısıdır. Tüm şairler şiirlerini yazarlarken bulundukları bölgenin, bağlı oldukları milletin gelenek ve göreneklerine sımsıkı bağlılar. Hemen her şiirde bu milletin özinançlarını görürsünüz okuduğunuzda. Hakasyalı şair nasıl da güzel anlatıyor bu durumu aşağıdaki dizelerle:
Herşey geçmişin simgelerinde saklı...
Ayın altın rengi, yıldızların parlaması
Gözünü kırpmadan bakmak ve görmek gerekli sadece
Burda dur ve sadece bakıver...
Çerçevenin içindeymiş gibi gözükmede ağaçlar
Bak ve ağaçların içini oyan kederi gör...
Ve sarıl
Ve dizlerinin üzerine otur...
Otur sabaha kadar,
Sabah kalkıp gidersin...
Tarih, kutsal bir inancın, ait olduğu Ulusun varlığıyla övünmek kadar güzel, tarifsiz bir duygu. Bu duyguya sahip insanların nerede yaşaması hiç önemli değil, onlar hep kendi kimliklerinin farkında olacaklar ve bu farkındalık onların diğer milletlere, aynı zamanda tüm insanlığa karşı saygı duymalarına neden olacaktır. Ve o, tarihin her öğesine kutsallık atfedecek, onun varlığıyla varolacak, ona duyduğu sevgisini dizelerde anlatacaktır:
Sen gençsin, bense ihtiyar…
Tarihin doruklarında herzaman yerin var…
Zamandan ve mekandan kenarsın,
Fakat buna ragmen her yerde sen varsın.
Bir taşta nasıl olur ki bunca hikmet?
Seninle beraber gelir rızık ve kısmet.
Sanki bu ağaç oyuğunda Göklerden inmiş,
Aman Tengrim, bir taşta nasıl bir hayat saklıymış
Sen benim ilk halim,
sen benim has`ım,
Kime Tas`ım!
Sibirya`daki şairlerin şiirlerinde farklı anlatım öğeleri farklı şiir biçimleriyle anlatılmaktadır. Bu beldedeki şairlerin kimisi eski doğu şiirinin kalıplarını kullanıyor, kimisiyse tamamen çağdaş dünya şiirini yakinen takip ediyor ve bulundukları halkların edebiyatlarına katkı sağlıyorlar. Örneğin, hakasyalı şair Gennadiy Kiçeev`in rübai türünde yazdığı şiirler… Rübai türü eski klassik Türk divan şiirinde çok sevilen ve yaygın olan bir türdür. Sayın Kiçeev bu türü kullanmakla o beldede yaşayan halkların şiirlerine farklılık katmakta, yeni boyutlar kazandırmaktadır:
Kederli şarkılar söylemede güz,
Sapsarı yapraklar sızlıyor yalnız.
Ağacın altında sessiz oturmuş,
Oturmuş ağlıyor yapayalnız kız.
***
Kelebek gibiydim, gezdim dolaştım,
Dünyada sevgiyi çözdüm dolaştım.
Ellerim ulaştı arzu, dileğe
Sel gibi akarak çağlayıp taştım.
Sibirya`da yaşayan türklerin şiirine farklılık kazandıran şairlerden birisi de şor türkü Lyubov Arbaçakovadır. Aynı zamanda meslek itibariyle ressam olan Lyubov Arbaçakova kalbi Vatan, ulus aşkıyla dopdolu bir şairdir. Bu şairin şiirlerini okurken sanki bir tabloyla karşı karşıya durduğunu zannediyorsun. Bu tabloda karlı dağlar, yazın açan güller, seven ve sevilen gençler, kimliğine, Vatanına, ulusuna ve insanlığa sevgiyle dolup taşan vatandaşlar var ve onlar sana bu tablodan bakarak tatlı tatlı tebessüm ediyorlar:
ŞORLAR yurduna
Bahar geldiğinde
Dağlarda ağaçlar çiçek açtı,
çevreye bembeyaz gül kokusu yayıldı!
Ve burda atalarım yurt saldılar!
Ben dağlarda dolaşmaya alışmamışım,
Dağlardaki yabani meyvalar da benim değil.
Şimdi
Ben -
Evinden dışarısını bile görmemiş bir kız
Çiçekler arasında dolaşıyorum...

Aynı zamanda Sibirya`daki Türk halklarının şiirinde özellikle gençler arasında çağdaş çizgide yürüyen ve bu alanda şiirleriyle isimlerinden söz ettirmeği başarmış şairler de mevcut. Bu şairler çağdaş şiirin tüm özelliklerini ustalıkla kullanıyor, kimi zaman daha da ileri giderek kendileri yeni biçimler oluşturmak adına deneysel şiir örneklerine dahi başvuruyorlar. Yana Baykojaeva, Tatyana Baymunduzova, Elizaveta Migalkina, Rustam Kajenkin, Qavril Androsov, Zinaida Arxipova gibi şairleri bu alanda uğraş veren genç şairlerdendir. Beraber Elizaveta Migalkina`nın bir şiirine dikkat kesilelim:
Find yorself.
Kendini ara.
Kendine bakmak için.
George Bernard misali.
aramak için değil, yapmak için belki de? ..
Boncuklar nasıl aşağıya iniyor?
Kelimeler ve düşünceler de
Boncuklardan örgülerden
İzler taşır gibi,
bir tılsım misali.
Zillere basma
Bu muska üzerinde.
Her şey yolunda
Gömüver
İsviçre hikâyesini kitabesinde:
Find yorself.
Kendini ara.
Kendine bakmak için...
Benim aramamı ister misiniz, bayım?!.
Ve mutlu sonu da arıyorlar genç şairler. Gavril Androsov`un aradığı gibi:
Özgürlüğünüze kavuşunuz!
Kendi ülkülerini
Gerçekleştirmek
İstiyorsanız
Dua ediniz!
Bir gerçeği
Yüceltiniz!
Ülkülerini
Kendi kaderiyle
Başbaşa bırakınız!
İşte bu da mutlu son!
Mutlu sonsa tıvalı şair Zoya Dongak`ın söyleyeceği gibi olacaktır eminim:
Kutsal, şanlı tarihimi konuşur,
Hakas, Altay, Tıvalarda kurganlar.
Kopuzumuz atımızla yarışır,
Rüzgar gibi geçip giden zamanlar.
Altay, Hakas, Tıva, Kırgız, Kazağız,
Biziz Asya`nın kutsal evlatları.
Durmadan büyüyüp çoğalacağız,
Kuracağız Turan adlı diyarı.
 
Submit to DiggSubmit to FacebookSubmit to Google BookmarksSubmit to StumbleuponSubmit to TechnoratiSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn

Şərh yaz


Təhlükəsizlik kodu
Yenilə